iç döküş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç döküş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2011 Salı

hadi! yine, yeniden...

hadi yine baştan...



kısıldı mı sesimiz korkudan,

tanıklığa güç yetiremiyor mu gözlerimiz...



hadi baştan...



iç sesimiz sağır edici,

kulaklar bir o kadar tıkalı...



yine baştan....



üst üste gelenlerden yakınanlardanız hala..

hala hep üst üste geleceğini anlayamayanlardan..



hadi hadi, baştan...



samimiyetsiz, zevksiz ve merhametsiz hatta bencil,

uykusuz, halsiz ve de niyetsiz, ereksiziz






yine baştan..


tekrar tekrar..


hadi hadi baştan...


yandıkça yanacak


durdukça duracak


ne yaşanacaksa


hadi baştan!

29 Nisan 2011 Cuma

Sorular....

ne zaman nefes alır insan...ne zaman kayar ayaklarının altından yeryüzü, mutluluğun baş döndürmesinden...ne zaman değer şu yaşlar burun kıvrımlarından dudağa...ne zaman insan başını göğe çevirip gülümser...

neresidir insanın nefes aldığı yer...nerdedir insanın ruhunun memleketi olan şehir...nerde havaifişekler mutluluğun değil korkunun simgesidir...nerede bulur insan kendini, fikri bu yaşamdan onu soyutlamışken...

nedir şu hayat..nedir insan, insan olmaklık...nedir nefes almak, soluklanmak, dudakların yanaklara doğru hafif kasılması, göz pınarlarının faaliyete geçmesi....nedir 'olmak', 'konuşmak'....nedir şu ruh hali Allah aşkına, nedir 'yiyip bitiren adamı'..ve nedir bu yiyip bitirmek...

kendinin farkındalığıyla kendini sevebilir misin?
aynana bakmadan baba laflar edebilir misin?
söylediklerinin yarısını bile yapmamanın acısına dayanabilir misin?
iyi bilinirken kötülüğünü haykırmaktan kendini alıkoyabilir misin?
tüm bu sancılar içinde mutlu olabilir misin?




ben hiç birini yapamıyorum...Ben neyim?....

25 Şubat 2011 Cuma

Her şeye rağmen....

Sonsuzluğuna yandığım... yanıyor içim, materya türünden vasıflarımla... geçemediğim kapılarda karışıyor ruhum, kamaşıyor gözlerim ve uyuşuyor ellerim... uykuda geçiyor ömrüm benim..bir sokak kaldırımında gökyüzü seyrederek ağlayacak kadar rüya kapasitem...gördüğüm sonsuzluğuna sığındığım semayla birleşen kuru dallar batıyor sensizleşen yerlerime...
















Varlığına yandığım..var oldukça yanıyor bedenim...yanmanın korkusuyla üşüyor...üşüdükçe açılıyor yaralarım, heybem delik,eteğim yamalı... tuz arıyorum, ey tuzu zamanında gönderen....tuzu basacaklar belli, belliyorum ki içim açılası değil hani, dökülmemeli ulu orta...












Ey içimdeki yangın, sağımdaki ve solumdaki...Ey kapılar gösteren, kapılardan döndüren, yol gösteren..Yoldayım, nefes aldıkça...Aldırdıkça nefes bana, umudun var demektir...Ey en büyük Umut...düştüysem de, çamurluysam da, rezil olmuşsam da sosyolojik durumlarda, psikolojik olarak yaralıysam, felsefi bir dini tanımayışımdan simgeleşmiş kalmışsam da,boğulmuşsam entelektüelleşme çabasındaki mantığın derin sularında,şekillenmiş taşlaşmışsam da... benim hala Umudum var....











Denizsin Sen, Irmağı Çağırmalısın...








Irmaksın Sen, Denize Ulaşmalısın...

18 Şubat 2011 Cuma

yine ben...




bile bile ölmek ne demektir, bilir misin?

denize, yüzmek için gidip de yüzmemek,

kitabı eline alıp da okumamak,

bavul hazırlayıp da yolculuk yapmamak,

bisiklete binip de pedal çevirmemek,

yatıp da uyumamak,

yürüyüşe çıkıp oturmak,

tokken yemek yemek,

gibi bir şeydir...



böyle yaşayan insan nasıl nefes alır bilir misin?

nefesinden haberdar olmadan...

ya haberdar olanı...

işte böyle çırpınır durur kendince,

yazmak değildir devası, ama yazar durur işte...

15 Şubat 2011 Salı

'ben'in bende olmadığı an...

ben delice sevmeye çalışırken sevilmesi gerekenleri,
eski bir binanın yaşanmışlığına dalıp giderken,
ve incitmemeye çalışırken kaldırımdaki güvercini,
hastane kokulu yüzleri tek tek okşarken içimden,
ağrılarla ve yorgunluklarla yol alırken,
yolun ayağımın altından kayıvermesidir......




'bunu her duyduğumda, hafif kısılmış gözleriyle 'çok güzel cucu yavv' diyen, dalıp gidişini çok sevdiğim, abimden öte abime...ne de çok söyler şiir gibi...bir bunu, bir de 'Zindandan Mehmet'e Mektup'un bir kaç dizesini...' sen hep söyle, ben hep dinlerim....

13 Şubat 2011 Pazar

nihayetinde bir insan***







bir insanım ben işte. çeşitli istek ve isteksizliklerin arasına sıkışmış. hani herkesin olduğu gibi, özlemini çektiği şehirler var bu insanın, bir mekanın kokusu burnunda. biliyor her insan gibi, gitmekle bitmeyecek bu buz kesiği kalp ağrısı. gitsen de, kokusunu çeksen de, kaldırımına oturup, birde ordan seyretsen kendini gökte...güzel gelmeyecek özlemi kadar..




bir insan karşımdaki. severek yediği her şeyin vücuduna yapışıp kalmış olmasından nefret eden. ne kadar önemsemiyormuş gibiyse de kaşına, gözüne şöyle bir bakan..sonra gözünün ta içine bakan...kahverengisindeki çizgileri tek tek inceleyen..ve yine herkes gibi baktığında, kendini kendi gözünde değil de başkasının gözünde görmeyi dileyen.




bir insan içimdeki.içimde kalmış olmasına rağmen insanlığını aşamayan.düşen kalkan. çabalayan, mücadele eden, bazen umursamayan. radikal kararlar alıp, kararlarının hiç de radikal olmadığını farkeden. kendisini başkasıyla kıyaslayan, kıyastan galip çıkma çabasında olup, düşen; kıyastan mağlup çıkıp zaten düşmüş olan.




bir insanım ben. sıradan. hasta olan. istanbula gidebilen arkadaşlarını kıskanan. bazen müziğe kaptırıveren kendini. ruhunu boğduğunu bile bile iyi geldiğini sanarak dinleyen. bazen sohbetlerle dirilen. bunun en iyisi olduğunu bilse de, almak için o iyiliği üstüne, kendiyle cehd etmesi gereken.




bir insanım ben. belki de soğukta hıdırlık tepesinde olmak isteyecek kadar anormal, bir fotoğraf makinesi olmasını isteyecek kadar basit, programlı hayat için pazartesi günlerini bekleyecek kadar normal, oturduğu yerden bir çok kitap okuyup, film izleyerek kültürlü olmak isteyecek kadar saf ve de tembel :)




nihayet. bir insanım. ruhunu doyurmaya çalışan.zikzaklarla, zıtlıklarla, medcezirlerle...

5 Şubat 2011 Cumartesi

gerçekten üzgünüm, ama tek içimi dökebildiğim yer burası...

yazmak istiyorum, yazamıyorum...






yalnız kalmak istiyorum...






bir uçurum kenarında, buz ayazında bedenimin varlığını duymayacak kadar donmak,


kalabalıktan kaçmaya çalışacak kadar yalnız kalasım var...






tüm yakınlarım hepinizden özür dilerim, ama ben böyleyim..böyle bir hal içindeyim...






yazdıkça buharlaşan kelimelerim olsun bir gün ve ben göğsünde güneş taşırcasına


yürüyeyim yanınızda..






kusura bakmayın, yazdım yine...






ruhumu hafiften boşlukta sallayasım var çünkü.






çünkü, gözlerim gökte, uyumak istiyorum...

5 Ocak 2011 Çarşamba

...uçurum...


sallanıyorum... ayağımın altından kayıyor yeryüzü...hayatta olmaklığımın kanıtı, iliklerimin donmaya başlayışını hissetmem....bir kaç buğulu damla, gözümde mercek dünyaya..belki de görüşüm bulanık, gördüklerim değil...neden ne olursa olsun bu bulanıklık, alt üst ediyor dengemi...hani nasıl da başarabiliyorum, böylesi bir yazı tutmayan kağıt, yazmayan kalem, atmayan kalp, düşünmeyen beyin, hatırlamayan hafıza, öğrenmeyen öğrenci, öğretmeyen öğretmen modundayken, yararım dokunuyor insanlara...yollardaki çoğu adımım geri geri giderken, her birine ayrı iç çekişler, bir kaç buğu eşlik ederken, nasıl oluyor da gülümseyerek giriyorum eve bir kaç dakika sonra diyordum kendi kendime..bir de baktım..öyle yapmıyormuşum ki..sadece diğer türlü de yapıyormuşum..of aman ne boşmuşum...kendimden pek bi yorulmuşum...hani yine de yıldıza bakan, ağaçla konuşan, yoldaki bebeğe gülümseyen insani bir mahlukmuşum, insaniliğimi pek çabuk unutur olmuşum...solmuşum, kendi kendimi soldurur olmuşum...dışı hoş , içi boş olduğumu yıllar yılı farkedip de yeni itiraf eder olmuşum...ne acı, kafiye, kafiye..manaya gel bak ki, farkındalık ne alemde?

28 Aralık 2010 Salı

medcezire dair...

öldürdüm bu sabah, sabahın neşesini...kendi ellerimle boğdum, güneş doğmadan evvel sokakta telaşla yürüyen insanlardan biri, herhangi biri olmanın ayrıcalığını...kulak vermedim, ağaçta ötüşen kuşlara... bir kaç ağacın Aralık sonu olmasına rağmen bu ılık havayı tebessümle içmesine, saygıdan eğilemedim... boş, sessiz ve her zamankinden güzel, saf haliyle beni içine alıveren kampüste, bir kaç adım fazla adım atarak kendime gelebilirdim belki...varsayımlarımla, endişelerimle, eksiklerimle yoğurdum tüm güzellikleri....yaş tahta kokusunu içime çeke çeke, salkım söğütlerin altında duran, sevgililerin isimlerini kazıdıkları, öğrencilerin hocalarına sövdüklerinin yer ettiği banklara otursaydım az biraz, belki tebessüm ederdim... ya da yanımdan geçene 'Allah'ın selamının üzerine olmasını dileyebilirdim...Ama yapamadım... Çünkü ben bana gönderilen selamı işitememiştim... sonra geçti bu halim.. endişelerimin yersizliği ortaya çıknca, yanlış hipotezler üzerine kurulu bir duygu dünyasına sahip olduğum yüzüme çarpılınca, düzeldim... gülümsedim, güldüm... hem de unuttum kim rahatlattı içimi, üfleyiverdi vesveselerime....

medcezir... med-cezir...git-gel...hayatın olageleni bu..yani bana has değil böylesi dalgalanmalar... der geçerdim belki...diyemem, çünkü bu kadar alışılası bir durum değil bu...hele hele kabullenilesi, hiç değil... bir de etiketlemek kendini, medcezir diye..tam da 'bana kimse ikiyüzlü, dengesiz demesin..ne istediğini bilmiyor, şımarık demesin...' demek bu..dayanak bulmak..zeki çocuk misali, aptalca planlar yapmak...cumadan ağı serip de pazar toplayıp, cumartesi balık avlamadık diyenler gibi, kendini kandırmak belki de... kendimi kandırmalarım, içimde yaptıklarıma bulduğum kılıflar böylesi komik ve zavallıca....nasıl derim cumartesiden sonra...diyemem, böylesi iniş çıkışlar normal diye... bugündeki küçük hissiyat, günlerdir içimden geçenleri yazıya döktürdü sadece...genel bir problem bu benim için...bugüne has değil kendime acımasız davranışımın nedeni..çıkıverdi işte öyle....

10 Aralık 2010 Cuma

'En Güvenilir' den Başka Dağın mı Var?Kara Mahkum...




hani dinlemekten zevk aldığın insanlar vardır...gözlerine baktıkça köprü kurulur, kalbinden kalbine..iple çekersin gelişini..hocansa, derslerini..özenirsin sonra, evliliğine, bakış açısına, düşüncesinin inceliğine..sevinirsin onun adına ne doğru bir yol tutmuş diye...layık olmak istersin, sevilmek istersin onun gibi biri tarafından..hem beni farketsin dersin, hem kaçarsın köşe bucak..eksik hissedersin kendini... seversin böylesi insanı..öyle olmak istersin...neyi seviyorsa sevmeye çalışırsın...


sonra...sonra, onun bir 'insan' oluşunu unuttuğunu, artık sözleri beyninde yankılanırken, yüreğini kanatırken anlarsın..kalakalırsın artık o seni aşağılarken... yapmadın diye suçlar ve sana ceza verirken, ''hayır yaptım'' bile diyemezsin...küçük adımlarının yere sürtünüşü tırmalar beynini...her zaman hayran kalarak baktığın gözleri, derinliğini yitirmiş; sadece kocaman bir 'ben'i temsil eder olmuştur....donakalırsın, etkileyici sesi bir çığlık olur...koca bir boşluk olursun artık..duygusuzluk sarar dört bir yanını...sevmeye devam etmekten de kendini alamazsın..inanmak istemezsin..yine de öyledir işte.....takıldığı nokta kendi gibi etraındakilerin de girdabı olmuştur....girdiği güzel yolda yürürken, içselleştiremediği haller yapışır kalır üstüne, sonra o 'yol' da kirlenir böylece....


anladım ki bağlanmamalı hata yapma yüzdesi yüksek olana, eksik olana, hiç bir şeyi tam yapamayana, sevse bile sevdiklerini bile layığıyla yapamayana, yani insana..sevmemeli öyle çok fani olanı..


anladım ki..sessizlik çoğu zaman bir uçurum...duygusuzluk, en iyi ifade...hayranlık, anlık sadece..başlangıçların sonu mutlaka olacak...


anladım ki karışığım yine...yarın cumartesi...çözüleyim inşallah yine...

26 Ekim 2010 Salı

ben ne yazayım şimdi..neyim var ki anlatayım...bunalıyorum...ruhumun içinde bulunduğu girdaptan, vicdanımın daimi uyarılarından, frontal lobumun hızla çalışmak zorunda kalmasından yorgunum..kendimden iğreniyorum...benim hayatıma dışarıdan bakan biri, benim kör, sağır ya da deli olduğuma kanaat getirir..niye..çünkü..görüyor bu gözler güzeli.. aaaa diyor..bu ne güzelmiş ne tatlıymış, ne kadar huzur vericiymiş..duyuyor..duyduklarıyla sükuna eriyor..uçuyor bir kaç gün öyle..kuşla, ağaçla konuşuyor..seviyor kendini,yaratıldığı için..yaratılışını düşündüğü için, şükretttiği ve 'o'nu bildiği için...sonra..pufffff...sönüveriyor her şey..ruhu bunalıyor..sonra parmağını banıp tadına baktığı tüm güzellikleri hiç yokmuş sayarak,pisliğe dalıyor..hani biliyor da bu pis..kokusundan durulmuyor,gözünü açmaya çekiniyor..biliyor işte bal gibi..bile bile gidiyor kötüye..noldu..güzeli seven tuğçe nerde, güzeli tepip pisliğe koşan tuğçe nerde...hangisiyim ben..her ne kadar iğreniyorum desem de, pat diye 'illa kötüye gisiyorsan her seferinde,kötünün önde gidenisin işte!' diyemiyorum..nolucam ben Allah'ım..sen ne büyüksün bana tahmmül ediyorsun..benden hala umudun var ki canımı almıyorsun..yardım et nolur..

21 Ekim 2010 Perşembe

makro plan, mikro plan...

yorgunum..eve dönerken, dolmuşta uyumamak için kendimi zor tutmuşum..yolda, mutlu olabilmek için gökyüzünü izlemişim,güneşin batışını,dolunayın belirişini..kızıl-gri bulutları..hayaller kurmuşum, eve gittiğimde yapacaklarım üzerine..üstelik öyle çok da istediğim bir şey değil yapacaklarım..şöyle bir eşofmanları çekip, sıcak bir kahve eşliğinde ders çalışmak...ama eve girdiğimde hiçbir şey bana ait değil gibiydi..ama haksızlıktı bu, yani ben bir plan kurmuştum..burası benim de evim..kendime ait en azından bir saatim olmalı, ben şimdi napıcam..ben bir öğrenciyim..ben de onların kızıyım, ilgiye ihtiyacım var..hadi bunları bir şekilde attım kafamdan, daha kötülerini düşünerek..şu düşünce yine yıktı beni..annem babam yaşlanıyor gitgide...şimdi ablamların yaşadığı sıkıntıları büyük ihtimalle ben de yaşayacağım ilerde..ben de sığınmak isteyeceğim annemin evine..ama benim onlara ihtiyaç duyduğum kadar onlar da ilgiye muhtaç olacaklar..çok üzüldüm...saçma belki ama hala üzülüyorum işte..tüm bunların, bu ve benzeri tüm düşüncelerle beraber, ne olursa olsun her şeyin güzel ve mutlu edecek bir yanı vardır dedim yüksek sesle, kendi kendime...

20 Ekim 2010 Çarşamba

artık zamanıdır...

hava soğuk..ama iliklerine işleyen, kaçmak istediğin bir soğuk değil..sevdiğin soğuk..soğuk olmasıyla güzel olan...öyle bir soğuk işte..ama sert bir rüzgarı var..ara sıra şöyle bir yokluyor ruhunu, içini döküyor estikçe, içini alıp yeriyor sere ve sonra göğe çıkarıyor, vuruyor yerden yere..için, açılıyor katman katman..soğuk ve rüzgar...hem de gece... lacivert gökyüzü..gri, haşmetli bulutlar ağır ağır dönüyorlar,küçük sis bulutları sırayla örtüyorlar ayı..kah şahlanıyor ay, her bulut çepeçevre sarıyor, açıyor önünü, açsın gönül gözlerini diye.. kah gizleniyor sırça köşküne, aşkın vav halini alıyor, örtünüyor, sığınıyor, saklanıyor... soğuk ve rüzgar teninde..gökyüzü, mavisi, grisi, ayı, yıldızı, bulutu gözünde...burnunda keskin bir is kokusu...sıcaklığı hatırlatan..çareyi, sığınışı kaçışı anımsatan..hani biraz dünyayı, yapaylığını..bir is kokusu taaa ciğerlerine dolan..kömürü, sobayı hatırlatan..soğuğu biraz daha artıran is kokusu...üşüyorsun..yanıyor genzin isten ve gözlerin yaşarıyor rüzgarın üflemesinden..kulakların bir melodinin esiri..ağaçlar her türlü coşkuda..nasıl da yürekten bir dalganış yapraktakiler...yaprakların sesi..birbirlerine dokunuşlarının sesi...çırpınışları..kimi zaman kıyamet sur'u olur kulaklarına, kimi zaman ninni...yanıyor için..üşüyorsun..başın dumanlı..ah.diyorsun..ahhh...ahhh...yanıyor için.. bir şiir söyle şimdi..bir şarkı..bir ezgi mırıldan..hadi için akıversin şu sokak lambalarının loşluğuna..uzanıver boş, soğuk yolun ortasına..akıversin boğazına birikenler...gözünden gelecekler, gelsin dile...tutma..katıl..ağaçların söylediklerine..eşlik et buluta, aya, gökyüzüne...rüzgarın elinden tut..soğuğun sana fısıldadığını de..direnme..boğulacaksın kalbindekilerin çokluğunda..aklın yitiverecek düşünceden..korkma..bırak..dinsin midenin bulantısı..sancıların...alt üst olmuş ruhun sıyrılsın karasından..kulak ver kainata.. ne diyorlar gece gece.. gece ne diyor, söyle..ne? fısıldadı mı kalbin...sıyrıldı mı onca kelimenin arasından..tozunu aldı mı yağmur..artık zamanıdır..hadi söyle...LA İLAHE İLLALLAH....

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...