Alabildiğine yalan...gecesi, gökyüzü, ışığı, parıltısı, aşkı, rüzgarı alabildiğine yalan...hele kokusu...ya büyüsüne ne demeli,sürükleyişine, gözlerde uyandırdığı mutluluk kıvılcımına...kapılasım var yine de...aldatmacasına aldanısım var hayalin...rüya görmek ne iyi gelirdi şimdi, uyumak ve alabildiğine rüya görmek...gerçek olmasını beklemeden rüya görmek, gerçekleştirme beklentisi,umudu olmadan hayal kurmak, titrek bir mum ışığında, bir denizde mesela ya da semada, hani kaybolduğun neresi varsa orada olmak.... kocaman gerçek bir denizin ortasındaki hayali çakıl taşına oturmak...hayalde yaşamak istiyorum,... başarıyorum da, düşündükçe bunları ve beni buraya yazacak kadar zorladıkça hissiyatım, çevremdekilerin flulaştığını farkediyorum...deli gibi içinde olmak istediğim bir hayale bile odaklanamıyor, kalbim..beynim, bildiklerim, hafızam, deneyim ve yaşantılarım engelliyor gerçeklerle hayallerimi..yine de her şey bir hayal olsun istiyorum, şu yazılar, bu hissiyat, ben ve sevmediğim benliğim, hatta şu blog, yazıyı yazan ellerim, harfler..kurduğum hayal bile hayal olup gitsin...gerçekliğin olmadığı bir yerde, mesela bir ıssız sokakta, serin bir gündoğumunda hatta bu gerçekliklerin de olmadığı bir yerde buharlaşmak istiyorum..buharlaşmışlığımın da hayal olduğunu haykırarak.......
çığlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çığlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Temmuz 2011 Salı
29 Nisan 2011 Cuma
Sorular....
ne zaman nefes alır insan...ne zaman kayar ayaklarının altından yeryüzü, mutluluğun baş döndürmesinden...ne zaman değer şu yaşlar burun kıvrımlarından dudağa...ne zaman insan başını göğe çevirip gülümser...
neresidir insanın nefes aldığı yer...nerdedir insanın ruhunun memleketi olan şehir...nerde havaifişekler mutluluğun değil korkunun simgesidir...nerede bulur insan kendini, fikri bu yaşamdan onu soyutlamışken...
nedir şu hayat..nedir insan, insan olmaklık...nedir nefes almak, soluklanmak, dudakların yanaklara doğru hafif kasılması, göz pınarlarının faaliyete geçmesi....nedir 'olmak', 'konuşmak'....nedir şu ruh hali Allah aşkına, nedir 'yiyip bitiren adamı'..ve nedir bu yiyip bitirmek...
kendinin farkındalığıyla kendini sevebilir misin?
aynana bakmadan baba laflar edebilir misin?
söylediklerinin yarısını bile yapmamanın acısına dayanabilir misin?
iyi bilinirken kötülüğünü haykırmaktan kendini alıkoyabilir misin?
tüm bu sancılar içinde mutlu olabilir misin?
neresidir insanın nefes aldığı yer...nerdedir insanın ruhunun memleketi olan şehir...nerde havaifişekler mutluluğun değil korkunun simgesidir...nerede bulur insan kendini, fikri bu yaşamdan onu soyutlamışken...
nedir şu hayat..nedir insan, insan olmaklık...nedir nefes almak, soluklanmak, dudakların yanaklara doğru hafif kasılması, göz pınarlarının faaliyete geçmesi....nedir 'olmak', 'konuşmak'....nedir şu ruh hali Allah aşkına, nedir 'yiyip bitiren adamı'..ve nedir bu yiyip bitirmek...
kendinin farkındalığıyla kendini sevebilir misin?
aynana bakmadan baba laflar edebilir misin?
söylediklerinin yarısını bile yapmamanın acısına dayanabilir misin?
iyi bilinirken kötülüğünü haykırmaktan kendini alıkoyabilir misin?
tüm bu sancılar içinde mutlu olabilir misin?
ben hiç birini yapamıyorum...Ben neyim?....
21 Nisan 2011 Perşembe
içimde ölen biri var...
bedene bürünmüşlük hali...ruhumun bu dünyada sığdığı yer olarak...ruhun meskeni ya da avamın ta kendisi...
bedene bürünmüşlük hali...sadece etten kemikten olmak...sadece materyalist perspektiflere donuk bir fotoğraf olmak sanki...
bedene bürünmüşlük hali...bir bedene sahip olmak zorunda kalmak...o beden olmak, o bedenin 'ben'leşmesi...tüm 'ben' lerin sonundaki ünlemlerin sesi...
bedene bürünmüşlük hali... var olmak ya da yok olmak tercihi...ne zaman yok olmak daha iyi?
bedene bürünmek, bürünmek işte bir şeye, büründüğünden tiksinerek, büründüğünü gizleyerek...sevmek zorunda olarak hem de... ruh edinmiş bir yer bu dünyada, ya beden şu dünyada yer edinemezse?
...İçimde Ölen Biri Var...
25 Şubat 2011 Cuma
Her şeye rağmen....
Sonsuzluğuna yandığım... yanıyor içim, materya türünden vasıflarımla... geçemediğim kapılarda karışıyor ruhum, kamaşıyor gözlerim ve uyuşuyor ellerim... uykuda geçiyor ömrüm benim..bir sokak kaldırımında gökyüzü seyrederek ağlayacak kadar rüya kapasitem...gördüğüm sonsuzluğuna sığındığım semayla birleşen kuru dallar batıyor sensizleşen yerlerime...
Varlığına yandığım..var oldukça yanıyor bedenim...yanmanın korkusuyla üşüyor...üşüdükçe açılıyor yaralarım, heybem delik,eteğim yamalı... tuz arıyorum, ey tuzu zamanında gönderen....tuzu basacaklar belli, belliyorum ki içim açılası değil hani, dökülmemeli ulu orta...
Ey içimdeki yangın, sağımdaki ve solumdaki...Ey kapılar gösteren, kapılardan döndüren, yol gösteren..Yoldayım, nefes aldıkça...Aldırdıkça nefes bana, umudun var demektir...Ey en büyük Umut...düştüysem de, çamurluysam da, rezil olmuşsam da sosyolojik durumlarda, psikolojik olarak yaralıysam, felsefi bir dini tanımayışımdan simgeleşmiş kalmışsam da,boğulmuşsam entelektüelleşme çabasındaki mantığın derin sularında,şekillenmiş taşlaşmışsam da... benim hala Umudum var....
Denizsin Sen, Irmağı Çağırmalısın...
Irmaksın Sen, Denize Ulaşmalısın...
5 Şubat 2011 Cumartesi
gerçekten üzgünüm, ama tek içimi dökebildiğim yer burası...
yazmak istiyorum, yazamıyorum...
yalnız kalmak istiyorum...
bir uçurum kenarında, buz ayazında bedenimin varlığını duymayacak kadar donmak,
kalabalıktan kaçmaya çalışacak kadar yalnız kalasım var...
tüm yakınlarım hepinizden özür dilerim, ama ben böyleyim..böyle bir hal içindeyim...
yazdıkça buharlaşan kelimelerim olsun bir gün ve ben göğsünde güneş taşırcasına
yürüyeyim yanınızda..

kusura bakmayın, yazdım yine...
ruhumu hafiften boşlukta sallayasım var çünkü.
çünkü, gözlerim gökte, uyumak istiyorum...
5 Ocak 2011 Çarşamba
...uçurum...

sallanıyorum... ayağımın altından kayıyor yeryüzü...hayatta olmaklığımın kanıtı, iliklerimin donmaya başlayışını hissetmem....bir kaç buğulu damla, gözümde mercek dünyaya..belki de görüşüm bulanık, gördüklerim değil...neden ne olursa olsun bu bulanıklık, alt üst ediyor dengemi...hani nasıl da başarabiliyorum, böylesi bir yazı tutmayan kağıt, yazmayan kalem, atmayan kalp, düşünmeyen beyin, hatırlamayan hafıza, öğrenmeyen öğrenci, öğretmeyen öğretmen modundayken, yararım dokunuyor insanlara...yollardaki çoğu adımım geri geri giderken, her birine ayrı iç çekişler, bir kaç buğu eşlik ederken, nasıl oluyor da gülümseyerek giriyorum eve bir kaç dakika sonra diyordum kendi kendime..bir de baktım..öyle yapmıyormuşum ki..sadece diğer türlü de yapıyormuşum..of aman ne boşmuşum...kendimden pek bi yorulmuşum...hani yine de yıldıza bakan, ağaçla konuşan, yoldaki bebeğe gülümseyen insani bir mahlukmuşum, insaniliğimi pek çabuk unutur olmuşum...solmuşum, kendi kendimi soldurur olmuşum...dışı hoş , içi boş olduğumu yıllar yılı farkedip de yeni itiraf eder olmuşum...ne acı, kafiye, kafiye..manaya gel bak ki, farkındalık ne alemde?
27 Kasım 2010 Cumartesi
bir nefes lazım bana, yeniden bir ruh üflenir gibi... çıkmalıyım bu gerçeklikten, sahtesi mutlu eder belki.derdim sadece mutlu olmak değil ki...varla yok gibi...bir varoluş hali...tükendi mi çarelerim, hani? araf mı yine, yapma hadi! kelime, his, yürek, akıl, duygu bitti...susma zamanı şimdi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)