17 Kasım 2011 Perşembe
24 Eylül 2011 Cumartesi
huzur...
farklı bir hissiyatla karşısındayım bilgisayarın bu kez...nefes alıyorum sanki, evet, şimdi nefes aldığımı hissediyorum...burnumda deniz ayazı yanığı hala..Yine yeniden bir başlangıç, defter aynı olsa da yepyeni bir sayfa...
yazma yeteneğimi iki ayda kaybetmişim sanırım...dopdoluyum ama satıra dökülecek tek kelimem yok..şimdilik..önce kalbimi, sonra zihin ve bilinçaltımı, bana huzur yükleyenle doldurduğumda olacak söylenecek cümlelerim...aynen, içi boş bu insanın çehresini makyajlayıp da insanlara güzel gösterenler gibi, hissiyatlarım O'nun sözleriyle süslenecek...söylediklerim O'nun söyledikleri oldukça dolacak içi boş bu insanın içi....bakanların gördükleri ben olsam da, ben olmayacağım aslında hiçbir zaman, elimden tutup da kaldıranların nuru olacak hep..bileceğim ki iyi görünen yüzüm O'ndan, kötü yanım benden...Utanacağım bu halimden, hep olduğu gibi ama O'nun talebesi olduğumdan daha iyisi olmak için çabalayacağım...Ağlayacağım yine riyakarlığımdan ama yine eteğini bırakmayacak ve O'nun yükünü hafifletmek, gözümüzde gördüğü ışığı söndürmemek için yeniden yeniden yeniden kalkacağım inşallah...İnşallah....
Anahtarlar:
'O',
Ahh Efendim,
deva,
en güzel hikayem,
İstanbul,
şehir,
umut,
yine yeniden,
yol
12 Temmuz 2011 Salı
her şeyin bir hayal olması hayaliyle.....
Alabildiğine yalan...gecesi, gökyüzü, ışığı, parıltısı, aşkı, rüzgarı alabildiğine yalan...hele kokusu...ya büyüsüne ne demeli,sürükleyişine, gözlerde uyandırdığı mutluluk kıvılcımına...kapılasım var yine de...aldatmacasına aldanısım var hayalin...rüya görmek ne iyi gelirdi şimdi, uyumak ve alabildiğine rüya görmek...gerçek olmasını beklemeden rüya görmek, gerçekleştirme beklentisi,umudu olmadan hayal kurmak, titrek bir mum ışığında, bir denizde mesela ya da semada, hani kaybolduğun neresi varsa orada olmak.... kocaman gerçek bir denizin ortasındaki hayali çakıl taşına oturmak...hayalde yaşamak istiyorum,... başarıyorum da, düşündükçe bunları ve beni buraya yazacak kadar zorladıkça hissiyatım, çevremdekilerin flulaştığını farkediyorum...deli gibi içinde olmak istediğim bir hayale bile odaklanamıyor, kalbim..beynim, bildiklerim, hafızam, deneyim ve yaşantılarım engelliyor gerçeklerle hayallerimi..yine de her şey bir hayal olsun istiyorum, şu yazılar, bu hissiyat, ben ve sevmediğim benliğim, hatta şu blog, yazıyı yazan ellerim, harfler..kurduğum hayal bile hayal olup gitsin...gerçekliğin olmadığı bir yerde, mesela bir ıssız sokakta, serin bir gündoğumunda hatta bu gerçekliklerin de olmadığı bir yerde buharlaşmak istiyorum..buharlaşmışlığımın da hayal olduğunu haykırarak.......
Anahtarlar:
çığlık,
hayal,
kaybolmuş muyum?,
nefes,
rüya
2 Temmuz 2011 Cumartesi
yakınlık....
iyi geliyor başlangıçlar..çoğu zaman korkuyla ama en çok umutla...yüklenmek yeni sorumluluklar ve iyi bir insan, iyi bir kul olabilmek için açılan kapılara yol almak, hiçliğini yok ediveriyor insanın...tutunmak diyoruz ya hani, tutacak bir dal olsa evlilikte, ilişkide, hayatta, işte, okulda...tutunulacak olana ulaştıran zorluklara sarılmak zor gelse de,olacak deniyor, seveceğiz sıkıntıları...severiz diyorum inşallah...
''kalbin ameli aşk''mış, vuruldum bu cümleye...vücuttaki en önemli organ,'et parçası' o ise amelin de en güzeli ona layık herhalde..iş, kabiliyette..sevebilme, aşık olabilme, kul olabilme kabiliyetinde...ne kadar kabiliyetliyim? bilmem başlıyoruz işte...
başlamak deyince, nereden? bilmem, neresinden olursa...belki boyanılması gereken yerlerden, ayrıntılara işleyecek boyanın kaynağını aramaktan...Efendimizin hayat ölçülerinden belki, nasıl da canlanıverdi bugün gözümde, O'nun hayatındaki küçük kesitler...yakınlaşmayı istemek bir adımsa, başlıyorum inşallah....
22 Haziran 2011 Çarşamba
evet, benim kendimle ufak bir sorunum var...
ufak ama, gerçekten....
kendimi sevmeyecek kadar ufak...
geçer yani, yokmuş gibi...
öyle yaşamıyor muyum zaten..
mecburum, gülümsüyorum :)
14 Haziran 2011 Salı
sahi neydi adın?

yüzünün yarısı gölgelenmiş, siyahlanmış....ruhunun ayakta olduğu belli; nefesin hala derin, oturuyorsun...özellikle mi böyle bir geceyi seçtin kahkaha kokulu ağıt için?...neyse, dert etme, severim ben böyle geceleri...sokak lambasının ışığına, küçük yıldızların pırıtısına gözünden çenene doğru inen ıslak yola sığınılan geceleri...belli ki sen de seviyorsun...kaldır başını, saçının siyahı daha bir yoruyor kalbimi, söyleyeceklerimi unutuyorum... sahi ne için gelmiştim ben buraya? bakma öyle, bencillik etmedim inan...sadece kaybolmaktı istediğim, bende kaybolayım istedim, sana geldim..bakmayacak mısın yüzüme? bakma zaten, hiç bakılası değil bu aralar; ama ben hasretim buğulu bir çift göze....çok konuşurum konuşulmayacak zamanlarda...hele bana bakıyorsan susmam hiç,kırılana kadar...sen anlat biraz da..niye çağırdı rüzgarın beni buraya?yürümek mi? iyi fikir...ama at şu kalabalıklarını, bulamıyorum seni...şimdi daha iyi..yürüyelim şimdi...adını bilene kadar, güneşi görene, ben yitinceye kadar..
-sahi adın neydi?
-tuğçe...
Anahtarlar:
ben,
en güzel hikayem,
gece,
sosyolojik-psikolojik vaka
7 Haziran 2011 Salı
tatil, ben...
evet, okul bu sene de bitti, her seneki gibi ve ben ilk kez tatile girme havasında bulmadım kendimi...çünkü ne tatilden bir beklentim var ne de tatilimin 'tatil'olması için kimseden bir şeyler umasım...
zor durumdayım..heyecanı bitti mi insanın, nefes almaya takat getiremiyormuş...gülmeyince anlaşılma ihtiyacı daha çok artıyormuş ve bir önceki halden daha da anlaşılmaz hale düşüyormuş..
çok konuştum..çok kendimi, hislerimi, yaşadıklarımı, bana ağır gelenleri anlattım...'neden'lerimi, 'nasıl'larımı....üzüldüğümü anlatırken bile karşımdakini üzdüğümü düşünerek üzüldüm...neyse işte, sonuç hüsran..ne kadar çok söylrsem söyleyeyim, değişmiyor bir şeyler...'a' demezsen mutlu olurum diyorum, senin için ne yapabilirim diyene...uyuyp kalkıyoruz 'a' diyor üstüne basa basa...
vazgeçtim...
dün en yakın arkadaşım Feride'yle kızılayda kitapçılarda dolaşırken bir kitap takıldı gözümüze ki o da benim derdimden muzdarip..... kitap,'olmak istediğiniz kişiden vazgeçin, olduğunuz kişiye sarılın' diye...hmmm..dedim, oldu....
şu ara kendime bakma, kendimle mücadele etme aşamalrındayım..Nevzat Tarhan 'ın Kendinizle Barışık Olmak ve Nurettin Topçu'nun İsyan Ahlakı'nı okuyorum...yalnız kalmayı ve kendimle mutlu olmayı öğrenmeye çalışıyorum..
zorlanıyorum :)
1 Haziran 2011 Çarşamba
uzun zamandır hiç bu kadar bunaldığımı hatırlamıyorum....yazmak istiyorum yazamıyorum...ruhum, kalbim ketumlaştı...kuraklaşıyor yeşermişlerim...zavallılığım hayatımın her yerine hiç bu kadar yayılmamıştı...bir hastalık kemiriyor sürekli...yalnız kalmak istiyorum ve sürekli uyumak....
hep 'iyi' bilindim, iyi olmadığımı bilirken...'mükemmelliyetçi' oldum sonra böyle diyorum diye..hayır ben çok iyi olma çabasında değilim...ben hala şarkılarla avunuyorum..kimse bana iyi olduğumu söylemesin... ben sadece hala insan olma çabasındayım...ve hiç beceremiyorum...
hep 'iyi' bilindim, iyi olmadığımı bilirken...'mükemmelliyetçi' oldum sonra böyle diyorum diye..hayır ben çok iyi olma çabasında değilim...ben hala şarkılarla avunuyorum..kimse bana iyi olduğumu söylemesin... ben sadece hala insan olma çabasındayım...ve hiç beceremiyorum...
24 Mayıs 2011 Salı
hadi! yine, yeniden...
hadi yine baştan...
kısıldı mı sesimiz korkudan,
tanıklığa güç yetiremiyor mu gözlerimiz...
hadi baştan...
iç sesimiz sağır edici,
kulaklar bir o kadar tıkalı...
yine baştan....
üst üste gelenlerden yakınanlardanız hala..
hala hep üst üste geleceğini anlayamayanlardan..
hadi hadi, baştan...
samimiyetsiz, zevksiz ve merhametsiz hatta bencil,
uykusuz, halsiz ve de niyetsiz, ereksiziz
yine baştan..
tekrar tekrar..
hadi hadi baştan...
yandıkça yanacak
durdukça duracak
ne yaşanacaksa
hadi baştan!
21 Mayıs 2011 Cumartesi
29 Nisan 2011 Cuma
Sorular....
ne zaman nefes alır insan...ne zaman kayar ayaklarının altından yeryüzü, mutluluğun baş döndürmesinden...ne zaman değer şu yaşlar burun kıvrımlarından dudağa...ne zaman insan başını göğe çevirip gülümser...
neresidir insanın nefes aldığı yer...nerdedir insanın ruhunun memleketi olan şehir...nerde havaifişekler mutluluğun değil korkunun simgesidir...nerede bulur insan kendini, fikri bu yaşamdan onu soyutlamışken...
nedir şu hayat..nedir insan, insan olmaklık...nedir nefes almak, soluklanmak, dudakların yanaklara doğru hafif kasılması, göz pınarlarının faaliyete geçmesi....nedir 'olmak', 'konuşmak'....nedir şu ruh hali Allah aşkına, nedir 'yiyip bitiren adamı'..ve nedir bu yiyip bitirmek...
kendinin farkındalığıyla kendini sevebilir misin?
aynana bakmadan baba laflar edebilir misin?
söylediklerinin yarısını bile yapmamanın acısına dayanabilir misin?
iyi bilinirken kötülüğünü haykırmaktan kendini alıkoyabilir misin?
tüm bu sancılar içinde mutlu olabilir misin?
neresidir insanın nefes aldığı yer...nerdedir insanın ruhunun memleketi olan şehir...nerde havaifişekler mutluluğun değil korkunun simgesidir...nerede bulur insan kendini, fikri bu yaşamdan onu soyutlamışken...
nedir şu hayat..nedir insan, insan olmaklık...nedir nefes almak, soluklanmak, dudakların yanaklara doğru hafif kasılması, göz pınarlarının faaliyete geçmesi....nedir 'olmak', 'konuşmak'....nedir şu ruh hali Allah aşkına, nedir 'yiyip bitiren adamı'..ve nedir bu yiyip bitirmek...
kendinin farkındalığıyla kendini sevebilir misin?
aynana bakmadan baba laflar edebilir misin?
söylediklerinin yarısını bile yapmamanın acısına dayanabilir misin?
iyi bilinirken kötülüğünü haykırmaktan kendini alıkoyabilir misin?
tüm bu sancılar içinde mutlu olabilir misin?
ben hiç birini yapamıyorum...Ben neyim?....
21 Nisan 2011 Perşembe
içimde ölen biri var...
bedene bürünmüşlük hali...ruhumun bu dünyada sığdığı yer olarak...ruhun meskeni ya da avamın ta kendisi...
bedene bürünmüşlük hali...sadece etten kemikten olmak...sadece materyalist perspektiflere donuk bir fotoğraf olmak sanki...
bedene bürünmüşlük hali...bir bedene sahip olmak zorunda kalmak...o beden olmak, o bedenin 'ben'leşmesi...tüm 'ben' lerin sonundaki ünlemlerin sesi...
bedene bürünmüşlük hali... var olmak ya da yok olmak tercihi...ne zaman yok olmak daha iyi?
bedene bürünmek, bürünmek işte bir şeye, büründüğünden tiksinerek, büründüğünü gizleyerek...sevmek zorunda olarak hem de... ruh edinmiş bir yer bu dünyada, ya beden şu dünyada yer edinemezse?
...İçimde Ölen Biri Var...
9 Nisan 2011 Cumartesi
29 Mart 2011 Salı
Vesselam'a yorum :D
Meleek, blogu görüntüleyemediğim için yorum yazamıyorum, yorumuna burdan cevap veriyorum, çok teşşekür ederim, sevindirdin beni, özlenmiş olmak, aynı hissi paylaşmak güzel şey... bir de şu blogu açabilsem..bir çözüm önerisi olan varsa ve benimle paylaşırsa çok sevinirim( pınar abla özellikle sana sesleniyorum :))
hu huuuuuuuu ben geldim :)
Geldim...Yorumları yayınlayabildim ama görüntüleyemiyorum...dualarınız ve yorumlarınız için teşekkür ederim... birden açılınca ne yazacağımı bilemedim, özlemişim..yazacağım inşallah, yazdıkça olmasa da yine yazacağım :)
12 Mart 2011 Cumartesi
bir 'an' için
blogumu, yazmayı çok özledim..çeşitli engelleyici faktörleri geçip, tekrar yazabilmem için dua istiyorum :)
25 Şubat 2011 Cuma
Her şeye rağmen....
Sonsuzluğuna yandığım... yanıyor içim, materya türünden vasıflarımla... geçemediğim kapılarda karışıyor ruhum, kamaşıyor gözlerim ve uyuşuyor ellerim... uykuda geçiyor ömrüm benim..bir sokak kaldırımında gökyüzü seyrederek ağlayacak kadar rüya kapasitem...gördüğüm sonsuzluğuna sığındığım semayla birleşen kuru dallar batıyor sensizleşen yerlerime...
Varlığına yandığım..var oldukça yanıyor bedenim...yanmanın korkusuyla üşüyor...üşüdükçe açılıyor yaralarım, heybem delik,eteğim yamalı... tuz arıyorum, ey tuzu zamanında gönderen....tuzu basacaklar belli, belliyorum ki içim açılası değil hani, dökülmemeli ulu orta...
Ey içimdeki yangın, sağımdaki ve solumdaki...Ey kapılar gösteren, kapılardan döndüren, yol gösteren..Yoldayım, nefes aldıkça...Aldırdıkça nefes bana, umudun var demektir...Ey en büyük Umut...düştüysem de, çamurluysam da, rezil olmuşsam da sosyolojik durumlarda, psikolojik olarak yaralıysam, felsefi bir dini tanımayışımdan simgeleşmiş kalmışsam da,boğulmuşsam entelektüelleşme çabasındaki mantığın derin sularında,şekillenmiş taşlaşmışsam da... benim hala Umudum var....
Denizsin Sen, Irmağı Çağırmalısın...
Irmaksın Sen, Denize Ulaşmalısın...
23 Şubat 2011 Çarşamba
21 Şubat 2011 Pazartesi
ben ya da biz, bilmem ki...

sandık ki, bizi sürükleyen şu zamansız tipi..
ağlatan, yağmurun usulca inişi,
yüzdeki kızarmalar,Ankara ayazının işi
bilmeli ki hepsi kendi ellerimizle yapıp ettiklerimizdi...
Anahtarlar:
buğu,
çıkmaz sokak,
insan,
sosyolojik-psikolojik vaka
19 Şubat 2011 Cumartesi
'Mim'imsi =)

Blog dünyasının vazgeçilmezi 'mim' muhabbetine takılanlardanım, mübarek olsun :) İlk mimim olması hasebiyle duyduğum heyecanın yanı sıra, her bloga girdiğimde mutlaka okuduğum' Hayat Güzeldir' ve ' Meçhul Kelebek' bloglarının yazarları olan hem Ebr-i Nisan hem de Kelebeğin Katibesi tarafından mimlenmiş olmam ayrıca bir sevinç kaynağı oldu benim için. ikisine de ayrı ayrı teşekkürlerimi iletiyorum. Mimin konusu oldukça güzel, 'Osmanlı' ile ilgili bu mimin sahibi Kalemin Secdesine de teşekkürler. Zira mim sorularıyla, tarih bilgimin ne kadar az olduğunu hem de sevdiğimi düşündüğüm Osmanlı'yı bile çok iyi tanımadığımı farketmiş bulunmaktayım. Allah'ın izniyle tarih okumaları yapmayı planmama vesile oldu.. çok uzattım, başlıyorum :)
1. Kalbinizde ayrı bir yeri bulunan Osmanlı Sultan'ı hangisidir?
Ayrım yapmak benim için oldukça zor. Özellikle Yavuz Sultan Selim ve Fatih Sultan Mehmet'in bendeki yeri, fetihlerindeki mübarek kimselerin yardımları, Peygamber Efendimize derin muhabbetleri ve bu konudaki menkıbeleri, özellikle Fatih Sultan Mehmet'in zekası, azmi, tevazu ve teslimiyeti beni her zaman etkilemiştir.
2. Osmanlı Sultanlarını diğer kral ve idarecilerden ayıran en belirgin özellikler nelerdir?
Osmanlı Sultanları'nın en belirgin özellikleri hiçbir zaman tevazuyu elden bırakmamış olmaları bence. Evvela bir alimin, şeyhin himmetini, Peygamber Efendimizin şefaatine nail olabilmeyi bir imparatorluğun yöneticiliğinden üstün olduğunu kabul ederek oturmuşlardır tahta. Benlik davasında olmadıklarından Allah'a teslimiyet ve Peygamber'e sevgileri de bu nispette büyümüştür. Acziyetin bilinmesi beraberinde adaletli olmalarını getirmiş, hesap korkusuna hak yememeye dikkat etmişlerdir.
3. Osmanlı Devleti dendiğinde, aklınıza düşen ilk şey nedir?
600 yıl süren bir imparatorluk..bir çok milleti birbirine kırdırmadan, islam çatısı altında, kardeşçe tutmaya çalışmış ve başarmış olması... böylesi büyük coğrafyaya ve kalabalık nüfusa rağmen edebin, hayanın, eğitimin aşılanmaya çalışılması, sadaka taşları oluşturacak kadar ince düşüncelilik...kısaca ihtişam ve zerafet...
4. Osmanlı Devleti'ndeki bilim/din alimlerinden bir tane örnek vererek, hakkında üç özellik ya da bilgi veriniz.
En çok zorlandığım soru buydu açıkçası. Yine de diğer mimlenmişler gibi ilk aklıma gelen Akşamseddin Hazretleriydi. Fatih Sultan Mehmet gibi bir padişahın yetiştiricisi olması, bilim adamı kimliğinin olması ilk aklıma gelen özellikleri..Evliya Çelebi, ve Hezarfen Ahmet Çelebi'yi unutmamak gerekir diye düşünüyorum...
(şiiimdiiiiiiiiiiii, mim'in kuralı gereği son soruyu değiştirerek sen mimliyormuşsun. ama ben hem MK'nın hem de Ebr-i Nisan'ın son sorularını az çok yanıtlayıp, mimi cevaplamak isteyen herkese gönderiyorum:))
5.Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşamak ister miydiniz?(diye sormak istiyorum..bilgiye dayalı olmasın bu sefer..)O zamanı mı tercih ederdiniz,yoksa bugünü mü?peki neden?( Ebr-i Nisan)
Osmanlı döneminde yaşamak isterdim, tabiki.Ama bu dönemde yaşamam takdir edilmişse mutlaka bu dönem benim için daha hayırlıdır :)
5. hangi padişah annesi( valide sultan) olmak istersiniz? ve neden?(MK)
Eh tabi ki Fatih Sultan Mehmet'in annesi :) nedeni belli, peygamberin selamına ve müjdesine mazhar olmuş, gençliğini en güzel hasenatlarla geçirmiş....
Allah hepsinden razı olsun, mekanlarını cennet eylesin.. bu kadar bahsetmişken hepsinin ruhuna birer fatiha okuyalım inşallah....
Siz de isterseniz bu mimi cevaplayabilirsiniz. Son iki sorudan da dilediğinizi cevaplayın ama özellikle;
hadi bakalım, kolay gelsin! :)
18 Şubat 2011 Cuma
yine ben...

bile bile ölmek ne demektir, bilir misin?
denize, yüzmek için gidip de yüzmemek,
kitabı eline alıp da okumamak,
bavul hazırlayıp da yolculuk yapmamak,
bisiklete binip de pedal çevirmemek,
yatıp da uyumamak,
yürüyüşe çıkıp oturmak,
tokken yemek yemek,
gibi bir şeydir...
böyle yaşayan insan nasıl nefes alır bilir misin?
nefesinden haberdar olmadan...
ya haberdar olanı...
işte böyle çırpınır durur kendince,
yazmak değildir devası, ama yazar durur işte...
Anahtarlar:
ben,
çaresizlik,
çıkmaz sokak,
iç döküş,
karmakarışık
15 Şubat 2011 Salı
'ben'in bende olmadığı an...
ben delice sevmeye çalışırken sevilmesi gerekenleri,
eski bir binanın yaşanmışlığına dalıp giderken,
ve incitmemeye çalışırken kaldırımdaki güvercini,
hastane kokulu yüzleri tek tek okşarken içimden,
ağrılarla ve yorgunluklarla yol alırken,
yolun ayağımın altından kayıvermesidir......
'bunu her duyduğumda, hafif kısılmış gözleriyle 'çok güzel cucu yavv' diyen, dalıp gidişini çok sevdiğim, abimden öte abime...ne de çok söyler şiir gibi...bir bunu, bir de 'Zindandan Mehmet'e Mektup'un bir kaç dizesini...' sen hep söyle, ben hep dinlerim....
eski bir binanın yaşanmışlığına dalıp giderken,
ve incitmemeye çalışırken kaldırımdaki güvercini,
hastane kokulu yüzleri tek tek okşarken içimden,
ağrılarla ve yorgunluklarla yol alırken,
yolun ayağımın altından kayıvermesidir......
'bunu her duyduğumda, hafif kısılmış gözleriyle 'çok güzel cucu yavv' diyen, dalıp gidişini çok sevdiğim, abimden öte abime...ne de çok söyler şiir gibi...bir bunu, bir de 'Zindandan Mehmet'e Mektup'un bir kaç dizesini...' sen hep söyle, ben hep dinlerim....
13 Şubat 2011 Pazar
nihayetinde bir insan***

bir insanım ben işte. çeşitli istek ve isteksizliklerin arasına sıkışmış. hani herkesin olduğu gibi, özlemini çektiği şehirler var bu insanın, bir mekanın kokusu burnunda. biliyor her insan gibi, gitmekle bitmeyecek bu buz kesiği kalp ağrısı. gitsen de, kokusunu çeksen de, kaldırımına oturup, birde ordan seyretsen kendini gökte...güzel gelmeyecek özlemi kadar..
bir insan karşımdaki. severek yediği her şeyin vücuduna yapışıp kalmış olmasından nefret eden. ne kadar önemsemiyormuş gibiyse de kaşına, gözüne şöyle bir bakan..sonra gözünün ta içine bakan...kahverengisindeki çizgileri tek tek inceleyen..ve yine herkes gibi baktığında, kendini kendi gözünde değil de başkasının gözünde görmeyi dileyen.
bir insan içimdeki.içimde kalmış olmasına rağmen insanlığını aşamayan.düşen kalkan. çabalayan, mücadele eden, bazen umursamayan. radikal kararlar alıp, kararlarının hiç de radikal olmadığını farkeden. kendisini başkasıyla kıyaslayan, kıyastan galip çıkma çabasında olup, düşen; kıyastan mağlup çıkıp zaten düşmüş olan.
bir insanım ben. sıradan. hasta olan. istanbula gidebilen arkadaşlarını kıskanan. bazen müziğe kaptırıveren kendini. ruhunu boğduğunu bile bile iyi geldiğini sanarak dinleyen. bazen sohbetlerle dirilen. bunun en iyisi olduğunu bilse de, almak için o iyiliği üstüne, kendiyle cehd etmesi gereken.
bir insanım ben. belki de soğukta hıdırlık tepesinde olmak isteyecek kadar anormal, bir fotoğraf makinesi olmasını isteyecek kadar basit, programlı hayat için pazartesi günlerini bekleyecek kadar normal, oturduğu yerden bir çok kitap okuyup, film izleyerek kültürlü olmak isteyecek kadar saf ve de tembel :)
nihayet. bir insanım. ruhunu doyurmaya çalışan.zikzaklarla, zıtlıklarla, medcezirlerle...
9 Şubat 2011 Çarşamba
Tutunamadıklarım Tutunulması Gerekene Yolculuk
Tutunacağı bir dalı olmalı insanın...Ama kırılmayacak bir dalı....Tereddütle değil de her seferinde huzurla ve güvenle başını koyabileceği bir omuz...Kim tanıyor böyle bir insan..İnsan annesinin bile omzunu her zaman müsait bulamıyor..Annenin, babanın bile an geliyor da omzuna yük geliyor yavrusunun başı..Bazen varlığı bunalıma sokuyor...Kimin ablası, abisi, kardeşi, dostu, yeğeni tam güvende hissettiriyor kendini? Kim bulmuş her anını bileni, anlatmadığını anlayanı, anlatmaya çalıştığın şeyi anlatamadıysan bile anlayanı....Bilen varsa söylesin...Hangi dostun haberi olur kalbindeki yaradan, ruhundaki fırtınadan..İlla bildirmelisin ki bilsin...Sonra bilir sadece, belki dinlemez bile...Neyse işte, öyle bir dağ olmalı ki sırtını dayadığın,seni senden iyi bilsin de yollar açsın sana...

Günlerdir biriktirdiklerim yerine ulaştı sanırım bugün... Neler birikmişti gözlerime, yüreğime...Düştüğüm boşluktan, hissettiğim yalnızlıktan olsa gerek Teoman'ın Paramparça'sının cümlelerini söylüyor zihnim dünden beri...Bir ölüm şarkısı söyler gibi...Donuk, sessiz, kımıldamadan ama yürekli, acılı, içten, hissederek....Kayıp bir bavul gibiyim havaalanında... Boş bir yüzme havuzu sonbaharda...Bunu hissederek geçirdim son 30 saatimi, uyurken bile.... Sonra bugün, şişlikten çizgi gibi olmuş ve daima yanıp sulanan gözlerim aradığını buldu sanki...Parladı içim, uzun zamandır hiç bir şeyi bu kdar istememiştim..Gözlerim, Aşti'deydi...Soğuk, Aşti'nin saatleri, bavullarıyla bekleyenleri, sarılanları, ağlayarak ayrılanları, girip çıkan taksileri, acentaları...Aşti, içinde kaybolmak istediğim koca bir dünyaydı benim için...Nereye gittiğim önemsiz, uzun bir otobüs yolculuğuydu özlediğim...Yapayalnız...Yalnız kalmamış mıydım zaten, uzun zamandır hissetmediğim kadar yalnızdım...Girmeliydim Aşti'ye...Boş bir bank bulup oturmalıydım....Saatlerce saate bakmalıydım....Konuşmamalı, acıkmamalı, sadece öylece durmalıydım, yalnız ve çaresiz olduğumu haykıran ne varsa onunla gitmeliydim....Kaçak bir yolcu olmalıydım eski otobüste, ülkenin ücra bir semtine yol almalıydım...Korkmalıydım sonra...Yardım isteyecek birisi olmadığı için ağlamalıydım bolca...Yine de gitmeliydim...Sadece gitmeliydim başka bir yere...Yalnızsam tanıdıklarım olmamalıydı yanımda ki ümit etmeyeyim yalnızlığım bitecek diye....ya da yatmalıydım Aşti'nin soğuk banklarından birinde, ölümü beklercesine.....
Eğer Aşti'nin önünden geçip gitmeseydi içinde bulunduğum araç varacağı yere, ruhum kalmıştı Aşti'de..Gittiğim yer tutunabileceğim tek yerdi, anladım..Hiç bir zaman beni bırakmayacak olandı...Omzunu benden esirgemeyecek, kınamayacak tek varlık, o tek varlığın somut yönü...Kalbim sıvazlandı, gözlerim ağladı ama şişmedi...Dudaklarım tebessüm etti...Allah'ın adının anıldığı ev, bana ait her şeyi kucaklayıp kapısına koyduğum ev, hocanın ayak bastığı ev, boş gözlerle dolanmadığım ev, beyt.....
Dönüşte Aşti benim için önemsizdi,ilacım ne Alti'nin götürdüğü yıkık şehirlerdi ne de Aşti'nin soğupunda ölen ruhum...Aşti beni vakti geldiğinde İstanbul'a götürecekti sadece...Aşti ve gitme isteği bir buğu, ovuşturdular; geçti gitti.......
5 Şubat 2011 Cumartesi
gerçekten üzgünüm, ama tek içimi dökebildiğim yer burası...
yazmak istiyorum, yazamıyorum...
yalnız kalmak istiyorum...
bir uçurum kenarında, buz ayazında bedenimin varlığını duymayacak kadar donmak,
kalabalıktan kaçmaya çalışacak kadar yalnız kalasım var...
tüm yakınlarım hepinizden özür dilerim, ama ben böyleyim..böyle bir hal içindeyim...
yazdıkça buharlaşan kelimelerim olsun bir gün ve ben göğsünde güneş taşırcasına
yürüyeyim yanınızda..

kusura bakmayın, yazdım yine...
ruhumu hafiften boşlukta sallayasım var çünkü.
çünkü, gözlerim gökte, uyumak istiyorum...
4 Şubat 2011 Cuma
...Daim Cehd...
((16 yaşındayım... 9. sınıftayım...Bir edebiyat dersi...Kompozisyon sınavı...Beni 'nur yüzlü kızım' diye seven, hala çok büyük sevgi ve saygıyla andığım Dr. Ahmet Kıymaz hocamın sınavı...5 kelime vermiş, birini seçecek ve 1 saatlik sürede dökeceğiz eteğimizdeki taşları...Beyaz, Adalet, Bayrak, Kitap, Öfke... Hiç düşünmeden 'beyaz'ı seçtiğimi anımsıyorum...Sanki, bekliyordu kalemim beyazlaşmayı...Akıverdi içim kağıda...Sonra çok beğendi hocam, dergisinde yayınlamak istedi, biraz uzat, ekle dedi...Bir şeyler daha yazdım ama vermek nasip olmadı..Şimdi yarısı karalanmış, üstü çizilmiş, müsveddesini buldum yazının... Tarih 8.6.2006... Dalgalanıp dalgalanıp da durulamadığım yılların başlangıcı..ve bu yazı, kimbilir içimdeki hangi kelime ve hissiyatların uyanışı....))

''HER ŞEY 'TUĞÇE' İÇİN''
Garip bir huzur... Hiç sebepsiz yüzde gülümsemenin belirişi, doya doya berrak, buz gibi suyu her yanına akıta akıta içmek gibi bir şey , beyazlığı yakalamak!
Hayatımız ne kadar beyazlarla çevrilmiş aslında. Önümde duran beyaz kağıt, mavinin üzerine serpilmiş beyaz bulutlar, yataklardaki beyaz çarşaflar, tıbbi, acı ilaçlar ve her seferinde, yanımdan geçerken heyecanlandığım, beyaz pantalonu ve beyaz gömleğiyle Ahmet Hoca!
Dört bir yanım beyazlarla donatılmışken içimi beyazlatmaya çalışıyorum. Kalbimi, ruhumu, kimliğimi... Gerçek Tuğçe'yi siyahlardan kurtarmak için her gece ağlıyorum. Balkonda, gecenin karanlığında kaybolurken, bir caminin minaresindeki beyaz kandillerle titriyorum. Dua ederken, yalvarırken, beni benden iyi bilene yaklaşmaya çalışırken bembeyaz bir başörtü örtüyorum; ta kollarıma kadar inen... Belki de annem örttüğü için seviyorum o eski, beyaz başörtüyü...
Kabuslardan uyanışı özlediğim için özlüyorum beyazı. Kulaklarımı dolduran, gözümden yaşı akıtan şarkıdaki yalvarışı özlediğim için özlüyorum. Her gece O'nun bir dalına tutunmaya çalıştığım için... Yanıyorum... İçimdeki siyahi külleri dahi söndüren beyaza yürüyorum. İlk adımdan itibaren beyazlanıyorum. Son adımda tepeden tırnağa umudu, aşkı, mutluluğu, saflığı giyiyorum... Sonra uçuveriyor beni yıkayan, bir beyaz güvercin gibi... Kanatlarını açıyor...Kimbilir, bir başkasını beyazlatmaya çiziyor rotasını... Ve kalakalıyorum ortada kimsesiz, O'nsuz, beyazsız....
Bir şehrin diz boyu kara bürünmüş halini, bir ölünün kefenini, bir kimsesizin gözlerindeki beyazlığı, kapı aralığından sızan ışığı arıyorum...
Evet, bembeyaz köpükleriyle, korkunç dalga sesleriyle, bütün insanlara kucağını açan bir denizde yüzüyorum... ' Su ve Beyaz' diyorum... 'Beni kurtaracaklar.'. Her kulaçta biraz daha beyazlanıyor içim, biraz daha tuzlu su yutuyorum. Vazgeçişleri, geri dönüşleri, duraklayışları, başa sarışları affetmiyor deniz. İçine çekiyor seni duraksadın mı...Beyazlığına değil, girdabıyla derinine, dibine, karanlığına....
Tüm bunların yanında seviyorum beyazı da, siyahı da! Siyahından vazgeçemiyorum hayatın. Önce üzülüyorum, sonra 'her şey merkezinde!' diyorum. Ablamın beyaz gelinliğini, yeğenimin bembeyaz ellerini, annemin beyaz başörtüsünü seviyorum... Aynada gördüğüm ürkekliğin yanında, gözümde parlayan beyazı.. seviyorum...Ama sadece 'sevdiğim' zaman birilerini ya da bir şeyleri...
2 Şubat 2011 Çarşamba
...hiç aklımda yokken...

ne doluyum, ey blog! hiç bir şey diyecek durumda değilim, bir yandan da....belki de dolu olmadığımdan boşum..ayyhh, her neyse....biraz geçmişe gidesim var sadece... çok şey yaşayıp, donup kalmamdan ya, ya da ...ya da sı da yok...
'' Don't worry! be happy and share the smiles with a friend! Make their day just a little bit happier!
Love Rukiye''
rukiye,
adı bende saklı,
yeri kalbimde,
yıllardır bilmesem de,
nerde,kimle, ne halde
seviyorum hala, derinde...
özledim, anlatışlarını
deli aşklarını, yanlışlarını
masum,muzur bakışlarını,
benle namaz kılışını,
kılmak istemediğinde bile
mescitte kimse beklemezken
beni bekleyişini
en çok da neyini,
gözlerimi bilişini,
anlatmadıklarımı
sakladıklarımı
derinimdekileri
bilişini
ve daha sıkı sarılışını...
özledim seni
acaba,
sen
beni?..
30 Ocak 2011 Pazar
Severim Ben Hep Kışları....
Bir gece, bir uykusuzluk...
Bir çarpıntı, çırpınış, bir derin soluk...
Bir kar beyazı sabah, bir donuk sarı güneş...
Bir koşuşturmaca, sinir harbi...
Bir kaç nasihat, telkin, ardı sıra bir halim selim...
Bir güzel niyet, ilk adım yola...
Bir güzel yolculuk, niyetin ardı sıra...Bir biten yolculuk, tebessümle...
Bir derin sessizlik ve açlık saatlerce...tekrar neş'e ve huzur, bir iyi niyetle... Niyetin getirdiği feyzle, bir mini sohbet...Sohbet ki, ne sohbet! Bir kalp ağrısı paye, Bir titrek ses eşiğinde....
Hani akar gider yollar, içinin akıverdiği, kalbinin renkten renge girdiği gibi... Hani bir ses mırıldanır, kulaklarına hüzün değer, damla damla düşer dudaklarından nağmeler...İki ses yankılanıverir yollarda, iniverir bir kaç damla yanaktan, tıpkı korunduğun, sığındığın kar gibi...Bir el değer sonra buğulu gözlerin ellerine de, dudaklar erişiverir hüznün değdiği kulaklara, gamzelerle...Babadır, yardır, candır, maziyi özleyen, sesine eş olan, buğulu gözlerin sahibi...Nasibidir, bir kış günü kızıyla 30 yıl öncesini anımsamak...Nasibidir kızın, bir pazar günü babayla başbaşa kalmak, geçmişi bugününü paylaşmak, elini tutup teselli etmek ve olmak...
Bugün biraz kahkaha biraz hüzün olan şarkılardan en 'iz'li olanı..Zuhal Olcay'dan dinlemiştim ilk, ya da Neslihan Ablam'ın sevişinden sevmiştim... sevilesi işte...
Bir çarpıntı, çırpınış, bir derin soluk...
Bir kar beyazı sabah, bir donuk sarı güneş...
Bir koşuşturmaca, sinir harbi...
Bir kaç nasihat, telkin, ardı sıra bir halim selim...
Bir güzel niyet, ilk adım yola...
Bir güzel yolculuk, niyetin ardı sıra...Bir biten yolculuk, tebessümle...
Bir derin sessizlik ve açlık saatlerce...tekrar neş'e ve huzur, bir iyi niyetle... Niyetin getirdiği feyzle, bir mini sohbet...Sohbet ki, ne sohbet! Bir kalp ağrısı paye, Bir titrek ses eşiğinde....
Hani akar gider yollar, içinin akıverdiği, kalbinin renkten renge girdiği gibi... Hani bir ses mırıldanır, kulaklarına hüzün değer, damla damla düşer dudaklarından nağmeler...İki ses yankılanıverir yollarda, iniverir bir kaç damla yanaktan, tıpkı korunduğun, sığındığın kar gibi...Bir el değer sonra buğulu gözlerin ellerine de, dudaklar erişiverir hüznün değdiği kulaklara, gamzelerle...Babadır, yardır, candır, maziyi özleyen, sesine eş olan, buğulu gözlerin sahibi...Nasibidir, bir kış günü kızıyla 30 yıl öncesini anımsamak...Nasibidir kızın, bir pazar günü babayla başbaşa kalmak, geçmişi bugününü paylaşmak, elini tutup teselli etmek ve olmak...
Bugün biraz kahkaha biraz hüzün olan şarkılardan en 'iz'li olanı..Zuhal Olcay'dan dinlemiştim ilk, ya da Neslihan Ablam'ın sevişinden sevmiştim... sevilesi işte...
28 Ocak 2011 Cuma
Annem Hasta, Canım İster Pasta :))))

insanın annesinin hasta olması kadar zor bir şey yok herhalde...yani kendin hasta olsan daha iyi..naz yaparsın, bir şeyler beklersin ve annen hasta olmadığı için tüm beklentilerin gerçekleşiverir( tabi söz konusu anne, ömür boyu naz çekmekten tükenmiş bir hal almamışsa henüz). ya da beklentilerini karşılayamıyorsa üzülür en azından, o da sana yeter[yani inşallah yeter :) ].
girizgahtan da anlaşılacağı üzere, annem hasta :) ama neden bu cümlenin sonuna gülen bebek koyuyorum bilmiyorum...bu benim için oldukça zor bir durum...annemin hasta olması, her şeye koşan annemin kolunu bile kıpırtadamııyor olması, ciddi manada acı veriyor bana...bunun yanısıra zor, hasta anneye bakmak...yapayım istiyorum ne istiyorsa, ama hiç de onun istediği gibi olmuyor...bir de zor yani insan nefsine, hasta birine bakmak...Allahtan ki annemin hasta oluşuna sinirlenmektense üzülmeye geçiş yapacak kadar gelişmişim çok şükür :) tabi bu konuda git geller daim...
annem zor bir gece geçirmiş...uyuyamamış...bir annesi olsaydı yanında, o da uyumazdı onunla...ama ona bakan küçük kızı olunca,refakatçisi horul horul uyumuş oldu tüm gece :( ne çok isterdi kimbilir, annesinin yanıbaşında olmasını...ıhlamurunu kaynatıp getirmesini...'dikkat etmiyorsun, hastalığını bile bile her yere koşuyorsun' diye tatlı-sert çıkışmasını..ne çok isterdi, anneannemin o manidar ve her duruma 'cuk' oturan sözlerinden birini, dizinin dibinde duymayı...
kahvaltı yapmadı annem...yattı ,uyuyabilmek için...dışarı çıktım ekmek almaya...ıhlamur gördüm sonra kuruyemişçide, onu aldım..sonra tüm yol boyunca düşünmeye başladım, ne severdi annem? çiçek ekmek! en iyisi çiçek ekmek alayım dedim... fırına giderken, bizim ünlü unlu mamüllerimiz var (adı ümit), ordan da bir simit alayım dedim...ama bunları nasıl bir coşkuyla ve soğukta yapıyorum anlatamam :) tabi simit bulamadım ben de bir sürü poğaça aldım :) amacım çok olması değildi, elim yatkın, az alamıyorum :) eee bi de sonuçta beraber bir brunch yaparız hissiyatı doluyor içime, normal 6-7 tane almam iki kişiye :) ordan çıkıp ekmek aldım ve koşarak geldim.. geldiğimde annem çayın altını yakmıştı çoktan...
velhasılı, annemin hastalığı, ikimize baş başa bir kahvaltıya yol oldu..bu da bana bahane oldu...sonuçta diyet de yalan oldu :D
24 Ocak 2011 Pazartesi
dünümün ve bugünümün hazinesi...

ta geceden kalma cümlelerim var, kelimelerim, kalp sızılarım...her zaman olduğu gibi, bir tatil başlangıcında, odam nefes alsın diye, yatak altından, dolap içlerinden, çekmece diplerinden, kitap aralarından seçmeler yapıyorum...bana ait olanları, bundan sonra hep yanımda olmasını istediklerimi, bir süre bana yardımcı olduktan sonra artık malesef çöpü boylayacakları ya da iyi ihtimalle geri dönüşüme gidenleri ayırıyorum..tabiki bu arada takılıp kaldım geçmişime, iyice bir gezdim kalbimin eski sokaklarında...ilkokul 3. sınıftan, lise sonuncu sınıfa kadar sakladığım karnelerimi buldum mesela, neler canlandı yüreğimde, aklımda...lise boyunca aldığım iftihar belgeleri...neslihan ablamın eve her gelişinde bana yazdığı küçük notlar...burnumda tüten lise arkadaşlarımın hediyeleri, bana yazdıkları minik teselli ve sevgi sözcükleri...dersane arkadaşlarımın hazırladığı doğum günü slayt gösterisi, her birinin kalplerindeki yerimi anlatan kutlamaları....güzeldi çok...okumak, her birinin yüzünü tekrar tekrar anımsamak...
bilmezdim geçmişin, kalpteki sızısının bu denli ağır olduğunu...hem özleminin hem geçip gitmiş sıkıntısının, geçmiş ama hiç gidememiş olduğunu...ve hiç özlemeyeceğimi sandıklarımı bile içime sokasımın geleceğini...yanımda olsaydı şimdi her biri, eskisi gibi..ama yoklarsa vardı hayır belli ki, 'eskisi gibi' olmayacaktı demek ki...bazı şeylerin eskimesi, eski olması da çok güzel, yani....
bugünüm ise, bambaşkaydı işte...yoruldum bedenen ve ruhen...ne zor bilir misiniz, yanınızdakinin acı çektiğini bilmek? öyle gülmeye, seni misafir gibi ağırlamaya çalışırken, gözlerini kaçırdığını farketmek...iki kelime söylediğinde merhem olacağını bilmek, ama sadece sarılmak...ve tekrar tekrar sarılmak istemek...hiç bir şey yapamayacağın için sarılmak, sımsıkı...hem de o ağlamamak için, kendini hafifçe çekerken geriye...sonra ağlayan bir bebekle ve onunla, buz soğuğunda, küçük balkonda, sessizce şehrin ışıklarını seyretmek...bilir misiniz ne demektir, bir evden çıkmak, çıktığında evin gözyaşıyla ıslanacağını bilerek...pencereden sana bakarken bir çift göz sessizce, siz korkuyla ve yuvana gitme telaşıyla beklerken dolmuşu,'gitme' deyişini hissetmek...nasıl ister insan tekrar koşa koşa yanına gitmeyi... en güzeli nedir bilir misiniz, Allah'ın hiçbir zaman kimseyi mahzun bırakmayışı...o iki ağlamaklı göz, bir heyecenlı ses oluverir de arar seni dolmuşta, güzel bir haber verir sana, mutludur işte artık..hem de minicik bir şeyden...artık sana yağmurda yürümek düşer...
yürürsün kimseyi umursamadan...ıslanmaya çalışarak, önüne bakmadan, hatta gözünü kapatarak...bir kaç kelime mırıldanarak...yürümek güzel yağmurda, insanların yağmurdan kaçışını, kaçarken neyi kaçırdıklarını izlemek...ve yoldaki terkedilmiş, çıplak ağaçların, her bir kuru dalının rahmet damlalarıyla, kocaman bir gülümsemeye dönüştüğünü görmek, kocaman bir gülümseme olarak girmek eve....
22 Ocak 2011 Cumartesi
hadi bakalıııııııımmmm, daha iyisi derken daha kötüsü :D( ablam bşlıktan sonra şoka girebilir :D)
hoooppp...farklılaşma çabalarıyla yeni şeyler mi yazsam acaba...yok olmaz...çünkü hissettiğimi yazıyorum...önce beni ben yapan hissiyatlarımdan mı kopmalıyım? yaaa... ama ben seviyorum böyle olmayı...yani seviyorum da değil tam olarak...böyleyim sadece işte...daha cesaretli, daha kendine güvenli, daha şen şakrak, daha sevecen ne biliyim insanlara 'daha...' gelen bir şey olmak istemiyorum...tamam hoş olmayabilir, bu melenkolik tavırlar, kasvet yatağında uyuklamalar, sis yolculukları, hatta bu laf kalabalıkları, ağdalı cümleler, hüngürdetecek kelimeler...ama, ben de böyleyim işte...yani yaz dedim mi, ''hobaaaa!!'', 'kop kop' tarzında yazamıyorum...sanırım sadece 'kop'madığım zamanlarımı yazıyorum...ya da harbiden 'koptuğum' zamanlar...hah...işte burdan pay biç...yine asıl 'kop'malara takılıverdim...neyse, velhasılı kelam, olmuyor istesem de...ben de erken olgunlaşan, ya da kendini erken olgunlaştıran hatta olgunlaşmış havasında yaşayan insanlardanım..tabii, benden bir kaç tane daha varsa :) cümlenin sonunda üç nokta olsun mesela..içimde bitmeyenler hele bi yansısın, iyisine, kötüsüne...yani, ne bileyim işte..farklı olmak zorunda mıyım, yani en azından bu konuda.. bilmiyorum...artık yazmak da istemiyorum, yani en azından şimdilik...tıkandım..çünkü, değiştirmee çalışıyorum kendimi..zaten memnun değilim kendimden, pofffffffffffffffffffffffffffffff
21 Ocak 2011 Cuma
en azından bir başlangıç olsun diye, birkaç cümle sadece...önce hiç gönlümden çıkmasa da sevgili blog, sonra iki hafta geçince, gözden ırak olan gönülden ırak olur hesabı, zorlanıverdim hesaplaşmakta yaşadıklarımı...yine de bunda da medcezir olmasın, medler cezirlere hasret olacak denli uzak olmasın diye, öylesine yazıverdim...adam gibi yaşayıp, yazayım inşallah...
6 Ocak 2011 Perşembe
yuttum, tuttum...

çok şey var kalbimde duran, dilimin ucunda bekleyen...bekletmek gerekiyor her hissiyatı, hali ki olsun, dem bulsun, verceği dersi beyin algılar, kalp kabullenir olsun..yazıya dökülüp tekrar imtihan olunduğunda çabucak geçip gidiversin..azcık daha bekletiyorum, bendekileri, şu 3 günümü ki anladım sanıp dökmeyeyim yazıya..bulup otursun her tuz gereken yaraya..sonra yazarken hissedeyim acısını, dilimi büyük laftan, kendimi hayal ve düş kırıklıklarından kurtatarayım inşallah....selametle:)
5 Ocak 2011 Çarşamba
...uçurum...

sallanıyorum... ayağımın altından kayıyor yeryüzü...hayatta olmaklığımın kanıtı, iliklerimin donmaya başlayışını hissetmem....bir kaç buğulu damla, gözümde mercek dünyaya..belki de görüşüm bulanık, gördüklerim değil...neden ne olursa olsun bu bulanıklık, alt üst ediyor dengemi...hani nasıl da başarabiliyorum, böylesi bir yazı tutmayan kağıt, yazmayan kalem, atmayan kalp, düşünmeyen beyin, hatırlamayan hafıza, öğrenmeyen öğrenci, öğretmeyen öğretmen modundayken, yararım dokunuyor insanlara...yollardaki çoğu adımım geri geri giderken, her birine ayrı iç çekişler, bir kaç buğu eşlik ederken, nasıl oluyor da gülümseyerek giriyorum eve bir kaç dakika sonra diyordum kendi kendime..bir de baktım..öyle yapmıyormuşum ki..sadece diğer türlü de yapıyormuşum..of aman ne boşmuşum...kendimden pek bi yorulmuşum...hani yine de yıldıza bakan, ağaçla konuşan, yoldaki bebeğe gülümseyen insani bir mahlukmuşum, insaniliğimi pek çabuk unutur olmuşum...solmuşum, kendi kendimi soldurur olmuşum...dışı hoş , içi boş olduğumu yıllar yılı farkedip de yeni itiraf eder olmuşum...ne acı, kafiye, kafiye..manaya gel bak ki, farkındalık ne alemde?
2 Ocak 2011 Pazar
blogtan, yazıdan uzak düşmüşün hali :)
kağıdın üzerinde titreşen kalem...
bitiverirdi bir zamanlar kalpteki elem..
yaşamaktan ötesi yazmaksa madem...
neden zamana sığmıyor, bir kaç küçük kelimem...
ya durulmasaydı denizde dalga...
yürek inşiraha, akıl surura...
ay, dolunaya...varmasaydı...
zaman olsa da, yazmaya yetemem..
ve...
vazgeçemem düşlerden...düşmelerden...
sığdı mı koca dünya minicik elime...
tek bir nefesle, yeni bir dirilişle...
geçerdim, harften, halden, kalden...
geçebilir miydim böylesi kalpten...
geçersem, düşerdi aynam elimden..
çekerdim, senden gayrısının elinden...
velhasılı, sadece 'sen'i yazacak,kalem olayım ben...
bitiverirdi bir zamanlar kalpteki elem..
yaşamaktan ötesi yazmaksa madem...
neden zamana sığmıyor, bir kaç küçük kelimem...
ya durulmasaydı denizde dalga...
yürek inşiraha, akıl surura...
ay, dolunaya...varmasaydı...
zaman olsa da, yazmaya yetemem..
ve...
vazgeçemem düşlerden...düşmelerden...
sığdı mı koca dünya minicik elime...
tek bir nefesle, yeni bir dirilişle...
geçerdim, harften, halden, kalden...
geçebilir miydim böylesi kalpten...
geçersem, düşerdi aynam elimden..
çekerdim, senden gayrısının elinden...
velhasılı, sadece 'sen'i yazacak,kalem olayım ben...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)