28 Aralık 2010 Salı

medcezire dair...

öldürdüm bu sabah, sabahın neşesini...kendi ellerimle boğdum, güneş doğmadan evvel sokakta telaşla yürüyen insanlardan biri, herhangi biri olmanın ayrıcalığını...kulak vermedim, ağaçta ötüşen kuşlara... bir kaç ağacın Aralık sonu olmasına rağmen bu ılık havayı tebessümle içmesine, saygıdan eğilemedim... boş, sessiz ve her zamankinden güzel, saf haliyle beni içine alıveren kampüste, bir kaç adım fazla adım atarak kendime gelebilirdim belki...varsayımlarımla, endişelerimle, eksiklerimle yoğurdum tüm güzellikleri....yaş tahta kokusunu içime çeke çeke, salkım söğütlerin altında duran, sevgililerin isimlerini kazıdıkları, öğrencilerin hocalarına sövdüklerinin yer ettiği banklara otursaydım az biraz, belki tebessüm ederdim... ya da yanımdan geçene 'Allah'ın selamının üzerine olmasını dileyebilirdim...Ama yapamadım... Çünkü ben bana gönderilen selamı işitememiştim... sonra geçti bu halim.. endişelerimin yersizliği ortaya çıknca, yanlış hipotezler üzerine kurulu bir duygu dünyasına sahip olduğum yüzüme çarpılınca, düzeldim... gülümsedim, güldüm... hem de unuttum kim rahatlattı içimi, üfleyiverdi vesveselerime....

medcezir... med-cezir...git-gel...hayatın olageleni bu..yani bana has değil böylesi dalgalanmalar... der geçerdim belki...diyemem, çünkü bu kadar alışılası bir durum değil bu...hele hele kabullenilesi, hiç değil... bir de etiketlemek kendini, medcezir diye..tam da 'bana kimse ikiyüzlü, dengesiz demesin..ne istediğini bilmiyor, şımarık demesin...' demek bu..dayanak bulmak..zeki çocuk misali, aptalca planlar yapmak...cumadan ağı serip de pazar toplayıp, cumartesi balık avlamadık diyenler gibi, kendini kandırmak belki de... kendimi kandırmalarım, içimde yaptıklarıma bulduğum kılıflar böylesi komik ve zavallıca....nasıl derim cumartesiden sonra...diyemem, böylesi iniş çıkışlar normal diye... bugündeki küçük hissiyat, günlerdir içimden geçenleri yazıya döktürdü sadece...genel bir problem bu benim için...bugüne has değil kendime acımasız davranışımın nedeni..çıkıverdi işte öyle....

26 Aralık 2010 Pazar

Bir Kreş Programından Payeler...

Güzel bir gündü, bugün...Yoğun temizlik telaşıyla başlayan, şiirle, gözyaşıyla ıslanan, yorgunlukla yoğrulan ve yapılacakların ağırlığıyla ezilen ama çocuk sesiyle, imanlı yüreklerin eksik-yanlış ama samimi davranışlarıyla dirilen bir gündü..Kafamdaki plan tamamen farklıydı bugün için... Temizlik tamam da , hani bu kadar detayını beklemiyordum... Ya da yeğenciklerim ırmak ve yiğit'in gösterisinin bu kadar uzun süreceğini ya da saatin 8 olmasına rağmen ders çalışmaya hala başlayamamış olmayı hiç ama hiç beklemiyordum..Bugünüme es verdiğim tek yer 'Irmak'ın gösterisine, onu mutlu etmek, rolünün küçük de olsa önemli olduğunu, hatta rolünün değil sadece 'o'nun önemli olduğunu hissettirmek için gitmekti...


Ama beklemediğim şeylerden bir tanesi daha işledi...Biri çıktı, bana haykırdı 'Sen!' dedi... 'Sen, İstiklal Marşı'nın şairi, dürüstlüğün, doğruluğun, müslümanlığın, insanlığın, milliyetçiliğin timsali, mürteci(!) ve hatta kör, sağır(!) Akif'in torunusun..Sen, önemlisin..! Sen, müslüman olduğun için, insan olduğun için değerlisin...Mehteranla atıyor kalbin, Genç Osman'ı damarlarınla söylersin..Sen, Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın...Sen, toprağından şüheda fışkıran toğrağın evladısın..Sen, Peygambere aşıkların torunu, yurdu uğruna şehid olanların umudu, susuz dudaklara bir damla susun! dedi.... Ben Mehmet Akif Ersoy'u sever bilirdim kendimi.... Tanıyorum sanırdım..Seven, sözlerini nakşedermiş kalbine ama en önce Kur'an-ı Kerim'i hecelemekten,sadece mezara üflemektan haya eder de, ne diyor bana Rabbim, dermiş....


Sadece bir küçük çocuğun tebessüm umuduydu gitme sebebim, bildirildim, mütebessim edecek olan ben değilim...Bildirildim ki, gidişim kalbime şifa diyeymiş, Bulut'un temennisi gerçekleşmiş, bir adım yaklaşmak varmış nasipte Hakk'a...İnşallah.. Ne güzeldi, elhamdülilllah...Çok okumam lazım çok..Ama kitap okumakla olunmuyor da adam, canlı et lazım, kan lazım bu yola...






Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak...


Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...


Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.


Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.


İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:


Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."


Davransana... Eller de senin, baş da senindir!


His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?


Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.


Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?


Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?


Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?


Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!


Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan


Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.


Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!


Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!


Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın


Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?


Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.


Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!


Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;


Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar


Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...


En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!


Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;


Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin


Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,


Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,


Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;


Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!


Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...


Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"


Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,


Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!


Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;


Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.


Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...


Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.


Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!


Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!


'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.


Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.




MEHMET AKİF ERSOY

22 Aralık 2010 Çarşamba

Geçebilmeye Dair Geçilmesi Gerekenlerden...


Bilmezdim, kalbim ardı ardına pek çok hayal kırıklığını kaldırır olmuş... Alışmış mı ne, böyle bitmeyen bitmesi gerekenlerden, olmayıp olması gerekenlerden... Bilmezdim, kalp ağrısı gerçekten varmış... Stresten mide bulanır, iştah kesilirmiş... Bilmezdim, insanlar her zaman çok mutlu olduklarından değil, mutlu olmak için bir yol bulduklarından gülerlermiş... Her şey güllük gülistanlık değilmiş...Bitecek diye hayal ettiklerin bitmezmiş...Senin mikro planın, makro plana uygunsa, makro planın ve mikro planın sahibi izin verirse işlermiş...Psikolojin, fizyolojini etkilermiş..Üzüldüğünde, yara bere dolarmış insanın her yerine..Bilmezdim ben gerçekten.. İnsanların anlata anlata bitiremediği sıkıntıları bana da uğrayacakmış meğer..Gerçekten bilmiyormuşum..Bilmezdim ki, yazmakla olmuyor her şey....Altından kalkılmazmış bazen yazdıklarının, yazdığı hayatına denk düşene kadar inim inim inlermiş insan...


Her inişin, bir yokuşu varmış, vesselam! Ya bitmiyorsa yokuşlar, derdim.. Hala bilmiyorum, bitip bitmediğini... Ama fısıldıyor bir ses kalbime, biter mutlak yokuşlar bir yerde.. Diğeri başlar öbürünün bittiği yerde.. Sen bak bakalım, diyor...Gerçekten yokuşları aşa aşa mı bitiremedin, yoksa 'o' yokuşu mu bitiremedin... Parklardaki kaydıraklara tersten tırmanmaya çalışıp da geri aşağıya vıııııjjjjjtttt diye kayıveren çocuklar gibisin.. Bir de daha söyleniyor içim durmadan ne zaman 'oh bee! bitti!' diyeeceğim diye.... Yokuşları, yokuş bellemedim ki... Yokuşun adına bakmadım ki..Düşünmedim bile bu yokuş neden bana...Yokuş bana anlatıyordu kendini de ben kulağımı tıkayıp yokuşun sonunda göremediğim mutluluk ve feraha diktim gözlerimi..Yüreğimi, beynimi hiç mi hiç hazırlamamıştım yokuşlara, zorluklara... Afallayıverdim...Karşıma çıkan zorluklara hep 'geçiiip gidecek' gözüyle baktım.. O yüzden geçip gitmedi işte...Bakıyorumda şöyle bir, şimdi tırnaklarımla çıktığım yokuşu, yıllar yıllar önce güle oynaya geçebilirmişim... Bilmezdim, diyemem artık... Bal gibi biliyordum ki, ŞU anda karşındaysa bu yokuş ŞU anda geçilmeli.. Geçemedin mi, kestirme yol aradın, düz yol aradın, olmadı gemiler yaktın, adaklar adadın.. Geçemedin mi.. Sonra bakma bana öyle diyor şimdi bana ruhum, geçecektin geçmedin...ŞİMDİ geç bakalım, nasıl geçeceksin! İKi haftadır, zorluk diyorum, zahmet diyorum..Ardından rahmet diyorum, güzellik diyorum.. Bakmayın görür gibi olduklarıma..Evet, zahmet rahmete perde, zorluk güzelliğe kapı.. Eminim.. Ama ben yokuşun başındayım hala...Duam, bir dahaki yazıda başka yokuşla burda olmaya..Rahmet ve Güzellik umuduyla...Yine de zorlanarak, istemeyerek, geçiyorum yokuşumun başına...


Bir nokta olasım var şimdi, hattatın kağıdında....Sonra bir elif olasım var, o noktadan doğan...Hattatın baka baka içinin açıldığı bir hat yazısı olasım var, hattatı yaşama bağlayacak...Bir güzel he, ye ve çe lazım bana, onlar olamam ya...Döneyim onlarla, hattatın aradığı huzura varasıya dek, gerçekten bir 'elif' çizebilen bir hattat olana dek....( olası olduklarım da kaçma isteği yokuştan! kaçamam artık.. tutmayın beni.. Bekle beni zorlu yokuşum, aşmam gereken tümseklerim, atlamam gereken çukurlarım, yıkmam gereken engellerim..Geliyorum inşallah, Haydi bismillah!

15 Aralık 2010 Çarşamba

topluma karışan, nefsiyle yarışan, sıradan bir vatandaş olarak :)



hayat...yaşandıkça anlamlı...kolay yaşandıkça değil, çetin yaşandıkça..öyle her sevdiğin yanında, her istediğin avucunda, aklından geçen burnunun dibinde filan..yok zaten böyle bir şey de.. yine öylesi yaşamak değil..aykırı yani bu dünya formatına....en azından elde etmeden bir şeyleri, tam zıddını canın çekile çekile yaşamalı..yoksa şükreder misin elde ettiğinde...yorulmak güzeldir o yüzden...12 saatini dışarıda, soğukta, hem de aç geçirdikten sonra eve vardığında şöyle bir ayağını uzatıp dinlenmeyeceğini bilmek güzel yani bazen....alışmak böylesine...önce tabağı önünde hem de içi sana göre donatılmış beklerken, şimdi yemeği hazırlamak için eve erken gelmeye çalışmak..araban olursa, otobüse binmeyi, birine yol sormayı, bulamamanın sıkıntısını, acısını, rezilliğini yaşamadan, ne anlamı olur ki o arabanın..ya suyun...boğazından alev yükselmedikçe, dudakların kanayana dek çatlamayınca, ne bilir ten suyun güzelliğini....ya da dudağındaki çatlağın güzelliğini....olamaz mı yani...yorgunluk, acı, gözyaşı, sıkıntı, çaresizlik güzel olamaz mı...bal gibi olur işte...aç olmak tok olmaktan nasıl daha güzelse, bazen uykusuz olmak çok iyi dinlenmiş olmaktan yeğdir....ne hissediyorum diye bakıyorum kaç gündür..hiç alışık olmadığım koşturmacalar, gidip gelmeler, üstelik her seferinde eli boş dönmeler...yollarda zor tutuyorum kendimi ağlamamak için....olsun, hamdolsun, nasıl olacaksa öyle olsun diyorum..sonra, evdekilere yorgun görünmeyim, üzülmesinler diyorum..ama hala alışamadı bünyem naz yapmamaya..nasılsın, dediler mi, tüm şikayetler hücum ediyor dilime..yutuyorum bir bir..ama sesimin titremesi hala geçmedi....keşfedemediğim çok güzellikler var demek ki ....yoksa severdim, titremezdi sesim..gülümserdim yalnızca..

bazen..ay, diyorum..ey ay....sen de olmasan..ya bana istanbulu taşıyan haşmetli bulutlar...ya bu soğukta burnumu ve ellerimi asla ısıtamayan ama içimi sımsıcakk yapan güneş..ey yağmur ve kar..siz de olmasanız..eyy, diyorum..ayh, diyorum..hayy, diyorum...ALLAH,diyorum..sen varsın da ya ben sende olmazsam...eyvah diyorum...vah diyorum, yanıyorum.....

koşuyorum tekrar,omuzumda yapamadıklarımın yükü, yaptıklarımın yarım yamalaklığıyla..koşuyorum..medet,himmet!

10 Aralık 2010 Cuma

'En Güvenilir' den Başka Dağın mı Var?Kara Mahkum...




hani dinlemekten zevk aldığın insanlar vardır...gözlerine baktıkça köprü kurulur, kalbinden kalbine..iple çekersin gelişini..hocansa, derslerini..özenirsin sonra, evliliğine, bakış açısına, düşüncesinin inceliğine..sevinirsin onun adına ne doğru bir yol tutmuş diye...layık olmak istersin, sevilmek istersin onun gibi biri tarafından..hem beni farketsin dersin, hem kaçarsın köşe bucak..eksik hissedersin kendini... seversin böylesi insanı..öyle olmak istersin...neyi seviyorsa sevmeye çalışırsın...


sonra...sonra, onun bir 'insan' oluşunu unuttuğunu, artık sözleri beyninde yankılanırken, yüreğini kanatırken anlarsın..kalakalırsın artık o seni aşağılarken... yapmadın diye suçlar ve sana ceza verirken, ''hayır yaptım'' bile diyemezsin...küçük adımlarının yere sürtünüşü tırmalar beynini...her zaman hayran kalarak baktığın gözleri, derinliğini yitirmiş; sadece kocaman bir 'ben'i temsil eder olmuştur....donakalırsın, etkileyici sesi bir çığlık olur...koca bir boşluk olursun artık..duygusuzluk sarar dört bir yanını...sevmeye devam etmekten de kendini alamazsın..inanmak istemezsin..yine de öyledir işte.....takıldığı nokta kendi gibi etraındakilerin de girdabı olmuştur....girdiği güzel yolda yürürken, içselleştiremediği haller yapışır kalır üstüne, sonra o 'yol' da kirlenir böylece....


anladım ki bağlanmamalı hata yapma yüzdesi yüksek olana, eksik olana, hiç bir şeyi tam yapamayana, sevse bile sevdiklerini bile layığıyla yapamayana, yani insana..sevmemeli öyle çok fani olanı..


anladım ki..sessizlik çoğu zaman bir uçurum...duygusuzluk, en iyi ifade...hayranlık, anlık sadece..başlangıçların sonu mutlaka olacak...


anladım ki karışığım yine...yarın cumartesi...çözüleyim inşallah yine...

8 Aralık 2010 Çarşamba

karnım aç! ruhum pek! :)


...aç gezmek insana güzellik katıyor..biliniyordu ama henüz tecrübe edildi..bakışı değişiyor insanın..yürüyüşü, gülümseyişi...şımaramıyorsun bir kere.....aşırılığa kaçamıyorsun...dengede tutuyor sanki....çok konuşup, gülemiyorsun....yeryüzünde böbürlenerek yürümüyorsun...kabulleniyorsun kabullenemeyeceklerini....eyvallah diyorsun gelene, gidene...sevdim bu hali :) önceliğin yemek olmuyor bir süre sonra..hayatının düzeni yemek saatleri olmaktan çıkıyor..ha.. yine saati oluyor yemeğin de ; yemekte ne olduğu önemli olmuyor mesela..ya da yemeğin olmaması...umutla gittiğin bir yerde ummadığın duruma çabuk alışıyorsun..aklındaki plan işlemedi diye sinir krizleri geçirmiyorsun..sanki yemedikçe acziyet , mülayimlik, kulluk iksiri içiriliyor...elinde olmayanları düşünmüyorsun...eksik aramıyorsun....elindekiler çok bile geliyor sana....ekstra bir şeye ihtiyaç duymuyorsun..


şöyle bi okudum da hepsini yaşamışım gibi olmuş :) nerde... arefe ve aleme bilmek demekmiş arapçada...aleme, daha çok yazı yazmayı bilmek, kalem tutmayı bilmek, yemek yemeyi bilmek vb. faaliyetler için kullanılıyormuş.... arefe'deki anlam farklıymış...bildiklerinle bulunduğun bir makam varmış, bir de makamından seyredebildiğin alem..çok etkilemişti beni bu anlam... ordan geldi bu yazı..sadece açlığı yaşadım, açlığın getirilerini seyre daldım.. Allah yaşatsın inşallah...yaşasın az yemek yemek!!!! :):):)

5 Aralık 2010 Pazar

içime dönüş...


yoğun, bunalımlı, ikilemli, git gelli iki haftadan, koskoca saniye, dakika ve zamanlardan sonra nefes aldım..cumartesiydi...cumartesi...koştum,duruldum...oturdum,kilitlendim, düğümlendim...ağladım, terledim....hizaya geldim, ayaklarım uyuştu, sırtım ağrıdı, burnum aktı...eğdim başımı, kimsenin yüzüne bakamadım..içime doğdum, içimden çıktım, içimi gördüm...cumartesiydi....nefes aldım..ruhumu bildim, bedenimi..çamurdanlığımı, ulviliğimi.....negatif kütlemi, hacimsizliğimi, arif ve alimliğimi bildim.. bir de, hantallığımı, ağırlığımı, değersizliğimi, iki yüzlülüğümü, maskemi, personamı bildim.. yuttum, yutkundum..dehşete düştüm..koştum,duruldum..elhamdülillah...


içinden çıkamadığım bir haldi..anlamaya çalışmadım..neyi anladığımı, bildiğimi sorgulamadım..ruhuma fısıldanan, kalbimi ürküten yetti...'ol' dedi, o hal oluverdi...yaşayıverdim ben de..güzeldi inşallah...düştüğüm çukur büyüktü,pisti.. o yüzden cumartesi gelmişti...ben bilmiyordum,idrak edemiyordum, umursamıyordum..aynam oldu....cumartesi..



ve pazar..farklıydı..bir kitap, bir minik sohbet, soğuk hava, bir heyecanlı karşılaşma, cenneti hatırlama, bir küçük otobüs yolculuğu, hediye, felsefe...bir kaç saatim..dolu doluydu...sevdim bu mekanı.. illa bir cafe'ye ihtiyaç varsa..kızılay'da kurtuba...

29 Kasım 2010 Pazartesi

umut, heves,kursak....


ağlıyorum..bütün gün kalbim ağladı zaten..ta sabahtan başlamıştım ağlamaya..nerde duracağımı,kimin yanında olacağımı şaşırarak ağladım..ev temizleyerek, toz alarak, ağladım...ağlayarak, rahatlamadım, temizlenemedim..kendimi tamamen suya verdim ağlayarak..okula giderken dolmuşta, ağladım..okulda sustum biraz..sonra dönüşte dolmuşta yine..çünkü sabah 'umutlanmıştım, hevesim kursağımda kaldı' demiştim. hiç umudum yokken..umutlanmıştım..umutlandırdılar çünkü..sonra..kocaman hevesim küçücük kursağımda kaldı..kaldı ve tüm gün gitmedi...belki adı heves olduğundandı..ağlıyordum..gökyüzüne, kuşlara,günün ölümüne,güneşin göçüne, ayın yolculuğuna bakarak..dalarak, titreyen yapraklara,üşüyen yaşlı teyzeye,sahte sevgilerle bir dolu mutluluk yaşayanlara, öğrencilere,benim gibi olanlara aslında hiç de benim gibi olmayanlara...içine katılarak, yolun, yolculuğun,araba zangırdamasının,yol uzunluğunun, koşturan insanın,sana bağlı olmayan zamanın ve mekanın...ağlıyordum...sonra..sonra bir araba gördüm..çok eski..araba olmaklığıyla güzel..sonra içinde iki kişi vardı...biri kız biri erkek..gülümsüyorlardı...kafalarını geriye yaslamış, gökyüzüne bakıyorlardı..yaşıyorlardı..umursamıyorlardı arabanın tüm caddeyi boğan gürültüsünü,önlerinde oturan kadının yaptığı dedikoduyu, şöforun sigara dumanlarını..diğer otomobillerdekilerin bakışları...mutluydular..yan yana olduklarından, sadece gökyüzüne bakıyor olduklarından..ya da gökyüzü onlara umut, güç,aşk veriyordu..kimbilir neler vardı gözbebeklerinde semadan yansıyan..ben de kaldırıp başımı baktım..yandı gözlerim,daha da ağladım..ama farkettim yaşamak güzel, hala yaşanabilir bir şeyler var..güzel şeyleri yaşayabilen ve yaşatabilen insanlar var..umutlandım..ben de bi gün mutlu olmanın doğru yolunu bulabilirim..bir gün ağlayarak gökyüzüne baktığımda,yanımda ağlayarak gökyüzüne bakan birinin, bir dostun ,arkadaşın, eşin ,annenin , babanın, kardeşin olacağını umut ediyorum...umut etmezsem,bir paçavraya dönecek kalbim, bedenim, ruhum. umut etmezsem,yok olacağım...

27 Kasım 2010 Cumartesi

bir nefes lazım bana, yeniden bir ruh üflenir gibi... çıkmalıyım bu gerçeklikten, sahtesi mutlu eder belki.derdim sadece mutlu olmak değil ki...varla yok gibi...bir varoluş hali...tükendi mi çarelerim, hani? araf mı yine, yapma hadi! kelime, his, yürek, akıl, duygu bitti...susma zamanı şimdi...

1 Kasım 2010 Pazartesi

Şiire Dair..İnsan Olmaklığa Dair..

şiir...kainata uyum...
gökle ahenk...
ruhu dillendirmek...
kanat takmak içinin yalnızlıklarına...
duyarlılık; aşka, insana, varlığa...
kardeşlik...en uzağındakiyle...
şiir...
bir his, bir perde...
gökyüzünü seyre dalmak öylece...
deniz kenarı, yakamoz ve gece...
yosun kokusu,güneş kızıllığı hani..
beklenmeden gelen sevgili...
vefalı, anlayışlı, en kadim dosttur yani...
yanık bir ney sesi sanki...
saf,gül kokulu cennet yeşili...
şimdi zamanıdır, durma, hadi!

28 Ekim 2010 Perşembe

kitaptan, kainata...maddeden, manaya...


kitap okuyorum...gecem,gündüzüme karışmış,ben kitaptayım,olaylar yanı başımda...öyle kitap okuyorum..kitap da beni okuyor bir yandan..sıvazlıyor şöyle bir,yaralarımı...nasıl bunalmışım..evden, okuldan, anadan babadan.. yine kitap okuyayım dedim...sığınayım..( bu arada yazarken farkettim, daha öncede aynısını yapmışım..yorulmuş, kalbim ruhum..sanki aradığı kitapmış gibi, gitmiş kitaba sığınmıştım.. bir de kızmıştım, kitaba sığınılır mı diye.) Allah bu ya, bırakır mı kulunu..'' OL diyip de oldurduğum! yoktan var ettiğim! senin aradığın kitap değil''dedi.. duymazlıktan geldim..madem kitap istiyorsun, al bakalım dedi... kitapta buldurdu kendini...satırları okurken, sadır genişlettirdi..sevdim okumayı.. biraz duyarsızca okudum başta...sonra 'derya' dedim..şükrettim..o kitap bitti, ben de bittim..ama olmadan, hamken bittim...sonra bir diğer kitaba geçtim...aynı şeyler..inatçı nefsim, Rahman ve Rahim Allah... sonra okumakla olmaz, bir de dinleyelim dedim..dün gittim, dinledim..''kitapları at bir yana, bana canlı et lazım'' dedi..evet aynen böyle dedi...''unut bildiklerini, okuduklarını, yavrum, senden ne haber, senden ne var gecene, gündüzüne kattığın'' dedi.. dondum ,kaldım..hamdolsun...sonra.. çıktım, yürüdüm...insanlar gördüm...hayatın bir yerinden tutunmaya çalışan..düşünen, öylesine yaşayan, soğuk kaldırıma oturmuş yüzüne bakmayacağın şeyleri 'al' bile demeden satmaya çalışan,kuyumcu dükkanlarında gözü dönen insanlar...gördüm, düşündüm, ağladım..saate baktım..hadi anne dedim, camiye gidelim..bir o kalmıştı tastamam edecek..yetişemedik..sonra yatsıya dedik..gittik..kıldık, kılındık..açıldı içim kat kat, bir gül sevdim gelirken, bulutların sesini duydum..dolu dolu bir nefes aldım..sevdik, sevildik, geldik inşallah...

26 Ekim 2010 Salı

ben ne yazayım şimdi..neyim var ki anlatayım...bunalıyorum...ruhumun içinde bulunduğu girdaptan, vicdanımın daimi uyarılarından, frontal lobumun hızla çalışmak zorunda kalmasından yorgunum..kendimden iğreniyorum...benim hayatıma dışarıdan bakan biri, benim kör, sağır ya da deli olduğuma kanaat getirir..niye..çünkü..görüyor bu gözler güzeli.. aaaa diyor..bu ne güzelmiş ne tatlıymış, ne kadar huzur vericiymiş..duyuyor..duyduklarıyla sükuna eriyor..uçuyor bir kaç gün öyle..kuşla, ağaçla konuşuyor..seviyor kendini,yaratıldığı için..yaratılışını düşündüğü için, şükretttiği ve 'o'nu bildiği için...sonra..pufffff...sönüveriyor her şey..ruhu bunalıyor..sonra parmağını banıp tadına baktığı tüm güzellikleri hiç yokmuş sayarak,pisliğe dalıyor..hani biliyor da bu pis..kokusundan durulmuyor,gözünü açmaya çekiniyor..biliyor işte bal gibi..bile bile gidiyor kötüye..noldu..güzeli seven tuğçe nerde, güzeli tepip pisliğe koşan tuğçe nerde...hangisiyim ben..her ne kadar iğreniyorum desem de, pat diye 'illa kötüye gisiyorsan her seferinde,kötünün önde gidenisin işte!' diyemiyorum..nolucam ben Allah'ım..sen ne büyüksün bana tahmmül ediyorsun..benden hala umudun var ki canımı almıyorsun..yardım et nolur..

21 Ekim 2010 Perşembe

makro plan, mikro plan...

yorgunum..eve dönerken, dolmuşta uyumamak için kendimi zor tutmuşum..yolda, mutlu olabilmek için gökyüzünü izlemişim,güneşin batışını,dolunayın belirişini..kızıl-gri bulutları..hayaller kurmuşum, eve gittiğimde yapacaklarım üzerine..üstelik öyle çok da istediğim bir şey değil yapacaklarım..şöyle bir eşofmanları çekip, sıcak bir kahve eşliğinde ders çalışmak...ama eve girdiğimde hiçbir şey bana ait değil gibiydi..ama haksızlıktı bu, yani ben bir plan kurmuştum..burası benim de evim..kendime ait en azından bir saatim olmalı, ben şimdi napıcam..ben bir öğrenciyim..ben de onların kızıyım, ilgiye ihtiyacım var..hadi bunları bir şekilde attım kafamdan, daha kötülerini düşünerek..şu düşünce yine yıktı beni..annem babam yaşlanıyor gitgide...şimdi ablamların yaşadığı sıkıntıları büyük ihtimalle ben de yaşayacağım ilerde..ben de sığınmak isteyeceğim annemin evine..ama benim onlara ihtiyaç duyduğum kadar onlar da ilgiye muhtaç olacaklar..çok üzüldüm...saçma belki ama hala üzülüyorum işte..tüm bunların, bu ve benzeri tüm düşüncelerle beraber, ne olursa olsun her şeyin güzel ve mutlu edecek bir yanı vardır dedim yüksek sesle, kendi kendime...

20 Ekim 2010 Çarşamba

artık zamanıdır...

hava soğuk..ama iliklerine işleyen, kaçmak istediğin bir soğuk değil..sevdiğin soğuk..soğuk olmasıyla güzel olan...öyle bir soğuk işte..ama sert bir rüzgarı var..ara sıra şöyle bir yokluyor ruhunu, içini döküyor estikçe, içini alıp yeriyor sere ve sonra göğe çıkarıyor, vuruyor yerden yere..için, açılıyor katman katman..soğuk ve rüzgar...hem de gece... lacivert gökyüzü..gri, haşmetli bulutlar ağır ağır dönüyorlar,küçük sis bulutları sırayla örtüyorlar ayı..kah şahlanıyor ay, her bulut çepeçevre sarıyor, açıyor önünü, açsın gönül gözlerini diye.. kah gizleniyor sırça köşküne, aşkın vav halini alıyor, örtünüyor, sığınıyor, saklanıyor... soğuk ve rüzgar teninde..gökyüzü, mavisi, grisi, ayı, yıldızı, bulutu gözünde...burnunda keskin bir is kokusu...sıcaklığı hatırlatan..çareyi, sığınışı kaçışı anımsatan..hani biraz dünyayı, yapaylığını..bir is kokusu taaa ciğerlerine dolan..kömürü, sobayı hatırlatan..soğuğu biraz daha artıran is kokusu...üşüyorsun..yanıyor genzin isten ve gözlerin yaşarıyor rüzgarın üflemesinden..kulakların bir melodinin esiri..ağaçlar her türlü coşkuda..nasıl da yürekten bir dalganış yapraktakiler...yaprakların sesi..birbirlerine dokunuşlarının sesi...çırpınışları..kimi zaman kıyamet sur'u olur kulaklarına, kimi zaman ninni...yanıyor için..üşüyorsun..başın dumanlı..ah.diyorsun..ahhh...ahhh...yanıyor için.. bir şiir söyle şimdi..bir şarkı..bir ezgi mırıldan..hadi için akıversin şu sokak lambalarının loşluğuna..uzanıver boş, soğuk yolun ortasına..akıversin boğazına birikenler...gözünden gelecekler, gelsin dile...tutma..katıl..ağaçların söylediklerine..eşlik et buluta, aya, gökyüzüne...rüzgarın elinden tut..soğuğun sana fısıldadığını de..direnme..boğulacaksın kalbindekilerin çokluğunda..aklın yitiverecek düşünceden..korkma..bırak..dinsin midenin bulantısı..sancıların...alt üst olmuş ruhun sıyrılsın karasından..kulak ver kainata.. ne diyorlar gece gece.. gece ne diyor, söyle..ne? fısıldadı mı kalbin...sıyrıldı mı onca kelimenin arasından..tozunu aldı mı yağmur..artık zamanıdır..hadi söyle...LA İLAHE İLLALLAH....

19 Ekim 2010 Salı

düşte ve gerçekte mutluluk...


bu mutluluğun resmi..ve herkes bunu böyle kabul etti..demek ki mutluluk bu demekti..peki ya ben neden mutluluğu böyle bilmedim..ya da insanlar neden daha lüks ve geniş evler almak, her çocuğa ayrı,her aktiviteye ayrı oda ayrılacak kadar evler,bir yerden biyere gitmekten çok 'waovww' dedirtecek arabalar almak için gece gündüz çalışıyorlar..ya da neden evlenirken hiç kimsenin mutluluk hayalleri böyle değil..madem buydu mutluluk neden bize öğretilmedi...karışığım yani..kimi gördüysem böyle bir tablonun realitesini yaşayan, hiç birinin yüzündeki ifade bu değildi..ama içim kabul ediyor.: bu mutluluğun resmi...ama hiç birimizin düşlerini süslemeyen,sanırım düşe sığmayacak kadar gerçek bir mutluluk...

17 Ekim 2010 Pazar

Seher Yeli..


ne kadar çok şey birikti yüreğime..yazmıyor olmak,alelade yaşamak gibi oldu sanki bana..''yazmak, hayatı yavaşlatan bir eylemdir.'' Yazan, hissetiklerini, yaşadıklarını, olaylar karşısında içindeki sesin ne dediğini, dilinin ne dediğini, çelişkilerini, med cezirlerini yazan, yaptığının sonucunu görendir. kendine dışarıdan bakabilendir..objektif bir bakış açısına sahip olmaktır..başkasıyla değil de kendinle ilgilenmektir...işte, bunlar kulağıma çalındığından beri, yazıp da görmek istiyorum gerçek yüzümü...o yüzden her yazımda mutlak bir burukluk, pişmanlık, hüsran oluyor.. şimdiki burukluğum 'güzel' olan cuma ve 'cumartesi' günümü anlatamamış, o güzelliğin içindeki yerimi farkedememiş olmam...
''yazamadım !:('' hissi, düşüncesi içimi kemirdikçe sürekli şu türkü geldi dilime:

Seher yeli nazlı yare bildir beni, bildir beni...
Düşmüşüm elden ayaktan.. kaldır beni ,kaldır beni..

Söyle güzeller şahına, yüz süreyim dergahına
Zehir olan kadehine, doldur beni, doldur beni..

Kul Ahmed'im gönül versem, dalından gülünü dersem,
Senden gayrı yar seversem, öldür beni ,öldür beni...
son mısranı söylemeye utanarak..

13 Ekim 2010 Çarşamba

İtiraflar, Pişmanlıklar ve Her Şeye Rağmen Umut...


insan ne çok öğreniyor, ne çok şey hissediyor, düşünüyor ve ne kadar çabuk değişiyor hisleri,düşünceleri..uzuuuun bir gün geçirdim.. dolayısıyla bunların hepsini yaşadım..hastaydım..yattım sürekli..uyudukça uyudum..uyumadığım zamanlarda felsefe ile ilgilendim;uykularım ve rüyalarım daha bir düzgün olsun diye :D okula bile gitmedim, öyle hastaydım yani..yalan..o kadar da değildim, sürekli uyumak,halimin hatrımın sorulması,annemin 'ne istersin gödem kraliçem,sana ne pişireyim?' demesi...çok hoş şeylerdi..onların yaptığı 'güzel'di ama benim bu incelikler karşısındaki tavrım 'güzel' değildi; yani insanlığa yaraşır değildi...ama tabiki bunu o zaman farketmedim..sonra yeni eşyalar geldi eve,üstüne de annem sevgili yeğenlerimden biri olan yusuf kereme yorgan için yün ditmek için elif teyze ve fatma teyzeyi çağırdı..hoooooop, iyileşmek için okula gitmeyen ben,sandalye taşıdım,adamlara istediğimiz rengin bu olmadığını anlatmaya çalıştım, teyzelere ve amcalara çay servisi yaptım, üzüm filan götürdüm ama çıldıracam..''huuu ben hastayım!!! ne oldu biraz önce haline üzüldüğünüz kızınıza,ayıp oluyor amaa aaaa'' filan diye bağırıyor gözlerim...gözleriyle çok şey anlatan ailenin bir ferdi olarak, ben de bu görevi hakkıyla ifa etmiştim ve mesaj iletilmişti..ama sonuçta üzülmüştü annem..ben bunun olmasını istemiştim..sonra üzüldüm çok..üstüne üstlük gerçekten hasta olan ve benden kat kat bakıma ihtiyacı olan biri geldi eve: Irmak.. Allah işte, benim üstümdeki battaniyeyi onun üstüne örttürdü..anlayım diye ama ne çareeee...velhasıl, tekrar öğrendim bulunduğun hale razı olmanın güzelliğini,küçük bir şeye razı olmanın bana mutluluk getirdiğini,bu evin çok büyük bir parçası olduğumu..değerli olmanın kanıtının pohpohlanmak değil de güvenilmek olduğunu..hamdolsun..anlamanın yetmediğini çok iyi biliyorum,çünkü çok şey duyuyor ve her duyduğumu anlıyorum..ama kanıt ister her şey,anladığımı kanıtlamalıyım kendime ki üzülmesin kimse...

12 Ekim 2010 Salı

ne demeli? geçer inş..

sabah erken uyanmayı severim aslında..erken uyandım mı sanki gün benimdir...güneşten sonra yeni bir güne doğmak,kasvettir,baştan kaybetmektir sanki...her ne kadar böyle olsa da nadirdir erken uyandığım...bugün o nadir günlerden biriydi..sevdim,üşüyerek bir bardak çay içmeyi,soğukta otobüs beklemeyi,insanların 'soğukta' ve 'durakta' olma hallerini izlemeyi...otobüsteki parfüm ve sigara karışığı kokuyu bile...her öğrencinin kulağından gelen farklı müzikleri dinleyip düşünmeyi..onlrdan biri olduğum zamanları ve şimdimi...yorucu bir gündü..ve de verimsiz..tüm bu düşüncelerime rağmen..düşünmeme rağmen 'güzel' denecek bir gün değildi..çünkü güzel, aslına uygun olandı..bir şeyin ne ise o olmasıydı güzel...bu yüzden dersin dinlenmesi,yemeğin sadece açlığı gidermek için yenmesi gerekirdi..ama yapamadım..güzel olan hiçbir şey kalmadı elimde..düşünüp 'güzel' dediğim her şey insanın elinin değmediği şeylerdi..yaratıldığı gibi olan..ağaçtı, kuştu,bulutlardı, havanın soğuğuydu...bunlar güzeldi.. ben ise...

10 Ekim 2010 Pazar

güzellikler,zorluklar vs...


bizim evde öyle pazar günü olduğu belli olmaz.. bize her gün pazar gibidir. babam emekli yaa :) okula gidiyor olmama rağmen bazen ben bile karıştırırım günleri bu evde..çünkü günler, günlerin içindeki saatler çok bellidir.. kolay kolay değişmez öyle..ne biliyim yemek saatinden tut da annemin bir şeyler okuduğu, babamın bilgisayarda oyun oynadığı saatler bile değişmez..bir aksaklık oldu mu akşam mutlaka ve bir an önce telafi edilmeye çalışır....son zamanlarda bu düzen(!)e ben de eklendim ..her gün mutlaka saat sekizden sonra (ki bu annemin okuma,babamın pc saatidir.) elime bir kaç kitap alıp,'anne bi sayı söyle, baba sıra sende..'tarzında tefeül açılımı yaptım...iyi gidiyor, her ne kadar annem kısa oku dese, babam bana sırtı dönük otursa bile :) ama haklarını yemeyim her seferinde 'Allah razı olsun ' diyorlar. eh zaten ben de bunun için yapmıyor muyum :D
güya pazar günümü yazacaktım..yazayım..sıkı bir nefisle mücadeleden sonra yalnız kaldığım evde temizlik yaptım..(yalnızken temizlik yapmak ençok zorlandığım şeylerden biridir bu arada)ablamın fuar teklifi bu süreci hızlandırdı..abimle ne zamandır vakit geçirmiyordum,güzeldi..ablamla gülmek de öyle..annemler geldi sonra..yorgun,aç,üşümüş bir vaziyette..
hayat ne kadar hızlı akıyordu..düşündüm..annemle yemek hazırlarken..bulutlara baktım..hava soğuktu ama öylesine güzeldi ki..tüm gün kaçırdım bir çok güzelliği dedim içimden...buz gibi olmuş burnuma dolan tarhana kokusu..şükrettirdi beni.. rabbi hatırlattı..sofradayken..'tarhana farklı bişi demi..yani mesela ben mantar çorbasını da çok seviyorum ama sanki tarhana içerken ruhum doyuyor,bir şeyler anlıyorum sanki,mantar çorbası sadece''canıma'' hitap ediyor..' dökülüverdi ağzımdan plansızca..öyle miydi gerçekten.. ama hissettiğim buydu..
anneme baktım sonra..ayağında,kendine özen göstermek istediğinde ya da değerli hissetmek istediğinde giydiği eski ev ayakkabıları...ve yorgunluktan düşecekken, o ayakkabıların mutfak fayansındaki sesi..güçlü kadın annem..
babam..heyecanlı..bahçeden domates elma üzüm getirmiş...yemekten sonra eline bi hırka almış..asıldığında iz yapmasın diye bir şey dikiyor.asılacak yer işte..gözleri kanlanmış..babam için hayat zor, bazen anlamsız,sıradan..ama en çok da zor...
onlarla olmak güzel..onlarla yalnız olmak güzel bazen zor...kıymetini bilmek de zor..ama güzel..

9 Ekim 2010 Cumartesi

bugün orda da cumartesi mi?

Yeni bir güne uyanmak istemiyordum bu sabah.Zaten bir günün sonuna da ermek istemeyerek akşamlamıştım bir önceki gün. Konuşmuyordum da. Tatsızdım yani. Neden? Bilmiyorum. Öyleydim işte. Tabi bu hal yıkmıştı günlerdir inşa etmeye çalıştığım yeni kalbimin yapısını, ruhumun huzurunu ve aklımın dinginliğini. Ama haklı görüyordum bu gizli isyanımı. Ne vardı ki şu hayatta sevinilecek? Her şey ne kadar da anlamsızdı ve ben ne kadar az önemseniyordum. Çok büyük problemlerim vardı ama kimse bunu bilmiyordu. Hatta bunları hissettiğimi ben bile bilmiyorum. Ruh halime uygun oldukça melankoli dolu bir kitaba sığındım(!). sığındıma şeye bak. bu kafa gönül karışıklığıyla girdiğim yataktan kalkamadım tabi gece...Gece uykusundan kalkanlar, asıl sığınılacak yeri bulanlardı. Halbuki ben saçma bir kitaba sığınmıştım yoktu ihtiyacım gece karanlığında apaçık kendi gösterene. Öyle sanmıştım. Kötü bir uyku uyudum. Geçti gitti. Gecem zevale uğradı,yazılan yazıldı, geçti, gitti. Sabah olduğunda bugünümde hüsranla geçip gidiverecekti. Ama küçük bir şeyi unutmuştum bugün 'cumartesi'ydi...

28 Eylül 2010 Salı

karmakarışık bir şey..

kaç gündür, yazayım diyorum hayatımın nadir günlerinden bir kaçını geçirdiğim istanbulu..gökyüzünü,gecesini,yağmurunu....yazayım diyorum,iyice yerleşsin gönlüme duyduklarım,hissettiklerim ve hissedip de kendime itiraf edemediklerim...ve kaç günlerdir yazmak istiyorum, her kelimesini beynime kazımak istediğim kitabı...istanbuldan sonra bir kaç gün başımın ağrısından kurtulamadığımı, yollarda sarhoş gibi yürüdüğümü,daim donuk bir tebessümle gezdiğimi...eski muhabbetlerin beni açmadığını, okuldaki kızları aslında pek de özlemediğimi,okumak da istemediğimi, bir çok güzelliğin beni hiç cezbetmediğini ama bir yandan da hatta aynı 'an' bazılarının beni nasıl içine çekiverdiğini...yazayım diyorum...sonra ağaçları, kuşları,ayı, güneşi, zamanı, insanın olmadığı ve elinin de az ulaştığı ve dolayısıyla kirletmediği şeylerin ne büyük bir şahanelik içinde olduğunu..mustafa ulusoy'a sürekli ''Allah senden razı olsun'' dediğimi...yazayım dedim.. hepsini özet geçtim..ne burnumdaki istanbul havasını daim kılabildim, ne kitaptaki cümleleri beynime nakşedebildim,ne tamamen sıyrılabildim hem sevip hem sevmediklerimden,ne de tamamen bağlanabildim...kapıldım mı bir daha ağaçları raksettiren yele..çekip bıraktı beni yine .. çekip, savurdu..öylece kalakaldım şu 'an'ların akışında...

18 Eylül 2010 Cumartesi

'O' VAR...

hangi blog tümüyle anlatır yaşadıklarımı..hangi kalemin gücü yeter içimdeki fırtınalarımı yazmaya....ya kağıt kaldırır mı böylesi acıyı...ya her anım yazılmıyıor olsaydı,kim şahit olurdu gözyaşlarıma...çok yanardım kimse bilmesydi anlık hislerimi...söyleyemediklerimi bilmeseydi kimse incinirdim...Allah biliyor ya diyorum içimden, yeter...O biliyor bir tek, o anlıyor.. Annem değil..Annem 3 çocuk annesi..birini tutayım derken öbürünün gözündeki yaşı silemiyor...bazen görmüyor..farketse elinden bir şey gelmiyor..ben zaten çaresizim...bakıyorum..kimden medet umayım...kimse kimseyi anlayamıyor ki...kalıyorum kendi başıma..yoo kendi başıma değil, Allah var...Allah biliyor ama her eyi..napıyım diyorum, zaten biliyordun her şeyi.. eksiğimle beraber gör her şeyimi..ne yapayım..sen sarmalarsın ancak beni kusurumla... babam değil... babam 3 çocuk babası birine anlayışlı olsa diğerine olamıyor..çocuğunun ağlamasını değil de, sesin komşuya gitmesini önemsiyor...ablalarım gitmiş bu evden çoktan, eski hali belki de tam hatırlamıyorlar.. ya da ne diye üzmeli onları... onlar da hala bu evin kızları... işte böyle Allahım, anlayacağın...çöktüm mü kapına..sürüne sürüne geldim..adama gibi çağırınca gelmemiştim.. şimdi bin tövbeye... bir tek Sen varsın.....

13 Eylül 2010 Pazartesi

ah bu ben! zavallı ben!

adam olmadan adam gibi yazı yazmak istiyorum...çaba sarfetmeden iyi olmak...doğuştan yetenekli,hayran bırakacak kadar güzel olmak...karanlığım,gecenin karanlığını zevale uğratırken içim güzel olsun diyorum, nefsimi beslerken dışım...oturduğum yerden 'aman ne hoş kız' olayım...hop diye yazar, şıp diye ermiş....dört dörtlük bir kul ve insan..hem de oturarak...belki oturarak olur da,ya kalp uykudaysa..hem de göz kör ve kulak da sağırsa...kalp,rengini unutmaya yüz tutmuş, karalar bağlamışsa...ne kaldı geriye..çıktı mı foyam ortaya! bir tek nefsim kalmış benden bana!
medet! af! mağfiret! şuur! hamd! niyaz! rahmet! merhamet! Ya Rab!

yazmak..

'yazamıyorum' dedim anneme...
-ablamı okudum,yazamıyorum..artık yazabileceğime olan umudumu yitiriyorum..
-niye yavrum sen de yazarsın...
-(ağlamaklı. açıklama yapmak zorunda olmanın siniriyle ve aslında ne hissettiğini anlatamamanın sıkıntısıyla)olmuyor işte anne..
-ama senin de yazdığın çok güzel şeyler var..hani sen lisedeyken yazmıştın..benden de bahsediyordun,edebiyat hocan çok beğenmişti...
-şu dergide yayınlamak istediği yazı mı?..'beyaz' üzerine?
-hıh,evet...sen de çok güzel şeyler hissediyorsun..mesela benim sana söylediklerimden yazabilirsin..papatya dememi,pamukşeker dememi...benimle konuştuklarını..ya da ablalarınla paylaştıklarını...çocukluğunu....
-ne biliyim...
-ben de isterdim yazmayı...yaz yavrum..zamanla.....

yazdım annem..senin yazamadıklarını anlayıp yazmalıyım..senin çocukluğunu..hissettiklerini..demek yazsan ilkokul anılarını yazardın..ne çok isterdik,yazdıklarını okumayı..seni yazmalıyım anne...yazmak isteyip yazamadıklarını..ama önce çığlık çığlığa anlattıklarını anlamaya çalışmalıyım....

9 Eylül 2010 Perşembe

kokusuna yandığım.!! =)

Bir koyu kahve içmeli...hafif ürpertici rüzgara doğru...gece olmalı mutlaka..Ay ve yıldızları yanına almayı unutma..biraz ses olmalı sokakta.. ayak sesi, köpek sesi, yağmur sesi..birkaç evin lambası yanmalı.. yakmalı dilini kahve, öyle sıcak. bir yandan kendine biraz daha sarılmalı. bakmalı tek tek lambası yanan, bacası dumanlı, kapıları sımsıkı kapalı evlere. ve taşmalı kapalı pencerelerden kahkahalar. bir yudum daha içtin mi ürpermelisin. birkaç küçük bulut örtmüşse ayın üzerini.gülümse hadi... Allahu Ekber!...sonu yudumlarken kanatlanırsın rayihanın derinliklerine.eriyiveriri ruhun varlığın sıcağında..düşünürsün, neden gökyüzüne bakar insan?! öyle işte..! sadece kahve içmeli tebessümle.. ve tefekkürle.. sadece kahve...

29 Ağustos 2010 Pazar

düşünmek ve acı çekmek..

sancılı bir kaç günün ardından nihayet bir kaç kelime döküldü ellerime...blog oluşturma düşüncesiyle (hatta zorlamasıyla :) )beraber kendimde farkettiğim bir çok yara ve elimde avucumda hiç bir şeyimin olmadığının farkındalığı, bi çok kez derinden nefes alıp vermelerimin sebebiydi..az düşünüyorum , çok espri yapıyorum filan...kendime yağdırdığım eleştirilerin ardından en ağırı geldi... Bakara suresi ve 13 ayetlik münafıkların anlatılışı...düşünemeyen ben, günlerdir münafık kafir, muttaki arasında gidip geliyorum.. hangisiyim? hangisi olmalıyım? niye o olmalıyım, diğeri olmamalıyım...ne zaman zihnimi bunlardan uzak tutup dinlendirmek istesem yine karşımda, yine,yine.....ne yapacağını bilip de yapamamanın yorgunluğu üzerimde...dualarıma da eklendi bu üç kelime...sıyrılmalıyım münafıklığımdan ve sığınmalıyım müminliğe,muttakiliğe..ama nasıl..nasılı tamam da yine de bu nefisle nasıl işte!.....

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...