yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2011 Cumartesi

huzur...

farklı bir hissiyatla karşısındayım bilgisayarın bu kez...nefes alıyorum sanki, evet, şimdi nefes aldığımı hissediyorum...burnumda deniz ayazı yanığı hala..Yine yeniden bir başlangıç, defter aynı olsa da yepyeni bir sayfa...








yazma yeteneğimi iki ayda kaybetmişim sanırım...dopdoluyum ama satıra dökülecek tek kelimem yok..şimdilik..önce kalbimi, sonra zihin ve bilinçaltımı, bana huzur yükleyenle doldurduğumda olacak söylenecek cümlelerim...aynen, içi boş bu insanın çehresini makyajlayıp da insanlara güzel gösterenler gibi, hissiyatlarım O'nun sözleriyle süslenecek...söylediklerim O'nun söyledikleri oldukça dolacak içi boş bu insanın içi....bakanların gördükleri ben olsam da, ben olmayacağım aslında hiçbir zaman, elimden tutup da kaldıranların nuru olacak hep..bileceğim ki iyi görünen yüzüm O'ndan, kötü yanım benden...Utanacağım bu halimden, hep olduğu gibi ama O'nun talebesi olduğumdan daha iyisi olmak için çabalayacağım...Ağlayacağım yine riyakarlığımdan ama yine eteğini bırakmayacak ve O'nun yükünü hafifletmek, gözümüzde gördüğü ışığı söndürmemek için yeniden yeniden yeniden kalkacağım inşallah...İnşallah....

2 Temmuz 2011 Cumartesi

yakınlık....

iyi geliyor başlangıçlar..çoğu zaman korkuyla ama en çok umutla...yüklenmek yeni sorumluluklar ve iyi bir insan, iyi bir kul olabilmek için açılan kapılara yol almak, hiçliğini yok ediveriyor insanın...tutunmak diyoruz ya hani, tutacak bir dal olsa evlilikte, ilişkide, hayatta, işte, okulda...tutunulacak olana ulaştıran zorluklara sarılmak zor gelse de,olacak deniyor, seveceğiz sıkıntıları...severiz diyorum inşallah...




''kalbin ameli aşk''mış, vuruldum bu cümleye...vücuttaki en önemli organ,'et parçası' o ise amelin de en güzeli ona layık herhalde..iş, kabiliyette..sevebilme, aşık olabilme, kul olabilme kabiliyetinde...ne kadar kabiliyetliyim? bilmem başlıyoruz işte...




başlamak deyince, nereden? bilmem, neresinden olursa...belki boyanılması gereken yerlerden, ayrıntılara işleyecek boyanın kaynağını aramaktan...Efendimizin hayat ölçülerinden belki, nasıl da canlanıverdi bugün gözümde, O'nun hayatındaki küçük kesitler...yakınlaşmayı istemek bir adımsa, başlıyorum inşallah....

29 Nisan 2011 Cuma

Sorular....

ne zaman nefes alır insan...ne zaman kayar ayaklarının altından yeryüzü, mutluluğun baş döndürmesinden...ne zaman değer şu yaşlar burun kıvrımlarından dudağa...ne zaman insan başını göğe çevirip gülümser...

neresidir insanın nefes aldığı yer...nerdedir insanın ruhunun memleketi olan şehir...nerde havaifişekler mutluluğun değil korkunun simgesidir...nerede bulur insan kendini, fikri bu yaşamdan onu soyutlamışken...

nedir şu hayat..nedir insan, insan olmaklık...nedir nefes almak, soluklanmak, dudakların yanaklara doğru hafif kasılması, göz pınarlarının faaliyete geçmesi....nedir 'olmak', 'konuşmak'....nedir şu ruh hali Allah aşkına, nedir 'yiyip bitiren adamı'..ve nedir bu yiyip bitirmek...

kendinin farkındalığıyla kendini sevebilir misin?
aynana bakmadan baba laflar edebilir misin?
söylediklerinin yarısını bile yapmamanın acısına dayanabilir misin?
iyi bilinirken kötülüğünü haykırmaktan kendini alıkoyabilir misin?
tüm bu sancılar içinde mutlu olabilir misin?




ben hiç birini yapamıyorum...Ben neyim?....

15 Şubat 2011 Salı

'ben'in bende olmadığı an...

ben delice sevmeye çalışırken sevilmesi gerekenleri,
eski bir binanın yaşanmışlığına dalıp giderken,
ve incitmemeye çalışırken kaldırımdaki güvercini,
hastane kokulu yüzleri tek tek okşarken içimden,
ağrılarla ve yorgunluklarla yol alırken,
yolun ayağımın altından kayıvermesidir......




'bunu her duyduğumda, hafif kısılmış gözleriyle 'çok güzel cucu yavv' diyen, dalıp gidişini çok sevdiğim, abimden öte abime...ne de çok söyler şiir gibi...bir bunu, bir de 'Zindandan Mehmet'e Mektup'un bir kaç dizesini...' sen hep söyle, ben hep dinlerim....

9 Şubat 2011 Çarşamba

Tutunamadıklarım Tutunulması Gerekene Yolculuk

Tutunacağı bir dalı olmalı insanın...Ama kırılmayacak bir dalı....Tereddütle değil de her seferinde huzurla ve güvenle başını koyabileceği bir omuz...Kim tanıyor böyle bir insan..İnsan annesinin bile omzunu her zaman müsait bulamıyor..Annenin, babanın bile an geliyor da omzuna yük geliyor yavrusunun başı..Bazen varlığı bunalıma sokuyor...Kimin ablası, abisi, kardeşi, dostu, yeğeni tam güvende hissettiriyor kendini? Kim bulmuş her anını bileni, anlatmadığını anlayanı, anlatmaya çalıştığın şeyi anlatamadıysan bile anlayanı....Bilen varsa söylesin...Hangi dostun haberi olur kalbindeki yaradan, ruhundaki fırtınadan..İlla bildirmelisin ki bilsin...Sonra bilir sadece, belki dinlemez bile...Neyse işte, öyle bir dağ olmalı ki sırtını dayadığın,seni senden iyi bilsin de yollar açsın sana...




Günlerdir biriktirdiklerim yerine ulaştı sanırım bugün... Neler birikmişti gözlerime, yüreğime...Düştüğüm boşluktan, hissettiğim yalnızlıktan olsa gerek Teoman'ın Paramparça'sının cümlelerini söylüyor zihnim dünden beri...Bir ölüm şarkısı söyler gibi...Donuk, sessiz, kımıldamadan ama yürekli, acılı, içten, hissederek....Kayıp bir bavul gibiyim havaalanında... Boş bir yüzme havuzu sonbaharda...Bunu hissederek geçirdim son 30 saatimi, uyurken bile.... Sonra bugün, şişlikten çizgi gibi olmuş ve daima yanıp sulanan gözlerim aradığını buldu sanki...Parladı içim, uzun zamandır hiç bir şeyi bu kdar istememiştim..Gözlerim, Aşti'deydi...Soğuk, Aşti'nin saatleri, bavullarıyla bekleyenleri, sarılanları, ağlayarak ayrılanları, girip çıkan taksileri, acentaları...Aşti, içinde kaybolmak istediğim koca bir dünyaydı benim için...Nereye gittiğim önemsiz, uzun bir otobüs yolculuğuydu özlediğim...Yapayalnız...Yalnız kalmamış mıydım zaten, uzun zamandır hissetmediğim kadar yalnızdım...Girmeliydim Aşti'ye...Boş bir bank bulup oturmalıydım....Saatlerce saate bakmalıydım....Konuşmamalı, acıkmamalı, sadece öylece durmalıydım, yalnız ve çaresiz olduğumu haykıran ne varsa onunla gitmeliydim....Kaçak bir yolcu olmalıydım eski otobüste, ülkenin ücra bir semtine yol almalıydım...Korkmalıydım sonra...Yardım isteyecek birisi olmadığı için ağlamalıydım bolca...Yine de gitmeliydim...Sadece gitmeliydim başka bir yere...Yalnızsam tanıdıklarım olmamalıydı yanımda ki ümit etmeyeyim yalnızlığım bitecek diye....ya da yatmalıydım Aşti'nin soğuk banklarından birinde, ölümü beklercesine.....




Eğer Aşti'nin önünden geçip gitmeseydi içinde bulunduğum araç varacağı yere, ruhum kalmıştı Aşti'de..Gittiğim yer tutunabileceğim tek yerdi, anladım..Hiç bir zaman beni bırakmayacak olandı...Omzunu benden esirgemeyecek, kınamayacak tek varlık, o tek varlığın somut yönü...Kalbim sıvazlandı, gözlerim ağladı ama şişmedi...Dudaklarım tebessüm etti...Allah'ın adının anıldığı ev, bana ait her şeyi kucaklayıp kapısına koyduğum ev, hocanın ayak bastığı ev, boş gözlerle dolanmadığım ev, beyt.....




Dönüşte Aşti benim için önemsizdi,ilacım ne Alti'nin götürdüğü yıkık şehirlerdi ne de Aşti'nin soğupunda ölen ruhum...Aşti beni vakti geldiğinde İstanbul'a götürecekti sadece...Aşti ve gitme isteği bir buğu, ovuşturdular; geçti gitti.......


4 Şubat 2011 Cuma

...Daim Cehd...

((16 yaşındayım... 9. sınıftayım...Bir edebiyat dersi...Kompozisyon sınavı...Beni 'nur yüzlü kızım' diye seven, hala çok büyük sevgi ve saygıyla andığım Dr. Ahmet Kıymaz hocamın sınavı...5 kelime vermiş, birini seçecek ve 1 saatlik sürede dökeceğiz eteğimizdeki taşları...Beyaz, Adalet, Bayrak, Kitap, Öfke... Hiç düşünmeden 'beyaz'ı seçtiğimi anımsıyorum...Sanki, bekliyordu kalemim beyazlaşmayı...Akıverdi içim kağıda...Sonra çok beğendi hocam, dergisinde yayınlamak istedi, biraz uzat, ekle dedi...Bir şeyler daha yazdım ama vermek nasip olmadı..Şimdi yarısı karalanmış, üstü çizilmiş, müsveddesini buldum yazının... Tarih 8.6.2006... Dalgalanıp dalgalanıp da durulamadığım yılların başlangıcı..ve bu yazı, kimbilir içimdeki hangi kelime ve hissiyatların uyanışı....))





''HER ŞEY 'TUĞÇE' İÇİN''



Garip bir huzur... Hiç sebepsiz yüzde gülümsemenin belirişi, doya doya berrak, buz gibi suyu her yanına akıta akıta içmek gibi bir şey , beyazlığı yakalamak!


Hayatımız ne kadar beyazlarla çevrilmiş aslında. Önümde duran beyaz kağıt, mavinin üzerine serpilmiş beyaz bulutlar, yataklardaki beyaz çarşaflar, tıbbi, acı ilaçlar ve her seferinde, yanımdan geçerken heyecanlandığım, beyaz pantalonu ve beyaz gömleğiyle Ahmet Hoca!


Dört bir yanım beyazlarla donatılmışken içimi beyazlatmaya çalışıyorum. Kalbimi, ruhumu, kimliğimi... Gerçek Tuğçe'yi siyahlardan kurtarmak için her gece ağlıyorum. Balkonda, gecenin karanlığında kaybolurken, bir caminin minaresindeki beyaz kandillerle titriyorum. Dua ederken, yalvarırken, beni benden iyi bilene yaklaşmaya çalışırken bembeyaz bir başörtü örtüyorum; ta kollarıma kadar inen... Belki de annem örttüğü için seviyorum o eski, beyaz başörtüyü...


Kabuslardan uyanışı özlediğim için özlüyorum beyazı. Kulaklarımı dolduran, gözümden yaşı akıtan şarkıdaki yalvarışı özlediğim için özlüyorum. Her gece O'nun bir dalına tutunmaya çalıştığım için... Yanıyorum... İçimdeki siyahi külleri dahi söndüren beyaza yürüyorum. İlk adımdan itibaren beyazlanıyorum. Son adımda tepeden tırnağa umudu, aşkı, mutluluğu, saflığı giyiyorum... Sonra uçuveriyor beni yıkayan, bir beyaz güvercin gibi... Kanatlarını açıyor...Kimbilir, bir başkasını beyazlatmaya çiziyor rotasını... Ve kalakalıyorum ortada kimsesiz, O'nsuz, beyazsız....


Bir şehrin diz boyu kara bürünmüş halini, bir ölünün kefenini, bir kimsesizin gözlerindeki beyazlığı, kapı aralığından sızan ışığı arıyorum...


Evet, bembeyaz köpükleriyle, korkunç dalga sesleriyle, bütün insanlara kucağını açan bir denizde yüzüyorum... ' Su ve Beyaz' diyorum... 'Beni kurtaracaklar.'. Her kulaçta biraz daha beyazlanıyor içim, biraz daha tuzlu su yutuyorum. Vazgeçişleri, geri dönüşleri, duraklayışları, başa sarışları affetmiyor deniz. İçine çekiyor seni duraksadın mı...Beyazlığına değil, girdabıyla derinine, dibine, karanlığına....


Tüm bunların yanında seviyorum beyazı da, siyahı da! Siyahından vazgeçemiyorum hayatın. Önce üzülüyorum, sonra 'her şey merkezinde!' diyorum. Ablamın beyaz gelinliğini, yeğenimin bembeyaz ellerini, annemin beyaz başörtüsünü seviyorum... Aynada gördüğüm ürkekliğin yanında, gözümde parlayan beyazı.. seviyorum...Ama sadece 'sevdiğim' zaman birilerini ya da bir şeyleri...

30 Ocak 2011 Pazar

Severim Ben Hep Kışları....

Bir gece, bir uykusuzluk...
Bir çarpıntı, çırpınış, bir derin soluk...
Bir kar beyazı sabah, bir donuk sarı güneş...
Bir koşuşturmaca, sinir harbi...
Bir kaç nasihat, telkin, ardı sıra bir halim selim...
Bir güzel niyet, ilk adım yola...
Bir güzel yolculuk, niyetin ardı sıra...Bir biten yolculuk, tebessümle...
Bir derin sessizlik ve açlık saatlerce...tekrar neş'e ve huzur, bir iyi niyetle... Niyetin getirdiği feyzle, bir mini sohbet...Sohbet ki, ne sohbet! Bir kalp ağrısı paye, Bir titrek ses eşiğinde....

Hani akar gider yollar, içinin akıverdiği, kalbinin renkten renge girdiği gibi... Hani bir ses mırıldanır, kulaklarına hüzün değer, damla damla düşer dudaklarından nağmeler...İki ses yankılanıverir yollarda, iniverir bir kaç damla yanaktan, tıpkı korunduğun, sığındığın kar gibi...Bir el değer sonra buğulu gözlerin ellerine de, dudaklar erişiverir hüznün değdiği kulaklara, gamzelerle...Babadır, yardır, candır, maziyi özleyen, sesine eş olan, buğulu gözlerin sahibi...Nasibidir, bir kış günü kızıyla 30 yıl öncesini anımsamak...Nasibidir kızın, bir pazar günü babayla başbaşa kalmak, geçmişi bugününü paylaşmak, elini tutup teselli etmek ve olmak...
Bugün biraz kahkaha biraz hüzün olan şarkılardan
en 'iz'li olanı..Zuhal Olcay'dan dinlemiştim ilk, ya da Neslihan Ablam'ın sevişinden sevmiştim... sevilesi işte...

21 Ocak 2011 Cuma

en azından bir başlangıç olsun diye, birkaç cümle sadece...önce hiç gönlümden çıkmasa da sevgili blog, sonra iki hafta geçince, gözden ırak olan gönülden ırak olur hesabı, zorlanıverdim hesaplaşmakta yaşadıklarımı...yine de bunda da medcezir olmasın, medler cezirlere hasret olacak denli uzak olmasın diye, öylesine yazıverdim...adam gibi yaşayıp, yazayım inşallah...

6 Ocak 2011 Perşembe

yuttum, tuttum...


çok şey var kalbimde duran, dilimin ucunda bekleyen...bekletmek gerekiyor her hissiyatı, hali ki olsun, dem bulsun, verceği dersi beyin algılar, kalp kabullenir olsun..yazıya dökülüp tekrar imtihan olunduğunda çabucak geçip gidiversin..azcık daha bekletiyorum, bendekileri, şu 3 günümü ki anladım sanıp dökmeyeyim yazıya..bulup otursun her tuz gereken yaraya..sonra yazarken hissedeyim acısını, dilimi büyük laftan, kendimi hayal ve düş kırıklıklarından kurtatarayım inşallah....selametle:)

26 Aralık 2010 Pazar

Bir Kreş Programından Payeler...

Güzel bir gündü, bugün...Yoğun temizlik telaşıyla başlayan, şiirle, gözyaşıyla ıslanan, yorgunlukla yoğrulan ve yapılacakların ağırlığıyla ezilen ama çocuk sesiyle, imanlı yüreklerin eksik-yanlış ama samimi davranışlarıyla dirilen bir gündü..Kafamdaki plan tamamen farklıydı bugün için... Temizlik tamam da , hani bu kadar detayını beklemiyordum... Ya da yeğenciklerim ırmak ve yiğit'in gösterisinin bu kadar uzun süreceğini ya da saatin 8 olmasına rağmen ders çalışmaya hala başlayamamış olmayı hiç ama hiç beklemiyordum..Bugünüme es verdiğim tek yer 'Irmak'ın gösterisine, onu mutlu etmek, rolünün küçük de olsa önemli olduğunu, hatta rolünün değil sadece 'o'nun önemli olduğunu hissettirmek için gitmekti...


Ama beklemediğim şeylerden bir tanesi daha işledi...Biri çıktı, bana haykırdı 'Sen!' dedi... 'Sen, İstiklal Marşı'nın şairi, dürüstlüğün, doğruluğun, müslümanlığın, insanlığın, milliyetçiliğin timsali, mürteci(!) ve hatta kör, sağır(!) Akif'in torunusun..Sen, önemlisin..! Sen, müslüman olduğun için, insan olduğun için değerlisin...Mehteranla atıyor kalbin, Genç Osman'ı damarlarınla söylersin..Sen, Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın...Sen, toprağından şüheda fışkıran toğrağın evladısın..Sen, Peygambere aşıkların torunu, yurdu uğruna şehid olanların umudu, susuz dudaklara bir damla susun! dedi.... Ben Mehmet Akif Ersoy'u sever bilirdim kendimi.... Tanıyorum sanırdım..Seven, sözlerini nakşedermiş kalbine ama en önce Kur'an-ı Kerim'i hecelemekten,sadece mezara üflemektan haya eder de, ne diyor bana Rabbim, dermiş....


Sadece bir küçük çocuğun tebessüm umuduydu gitme sebebim, bildirildim, mütebessim edecek olan ben değilim...Bildirildim ki, gidişim kalbime şifa diyeymiş, Bulut'un temennisi gerçekleşmiş, bir adım yaklaşmak varmış nasipte Hakk'a...İnşallah.. Ne güzeldi, elhamdülilllah...Çok okumam lazım çok..Ama kitap okumakla olunmuyor da adam, canlı et lazım, kan lazım bu yola...






Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak...


Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...


Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.


Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.


İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:


Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."


Davransana... Eller de senin, baş da senindir!


His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?


Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.


Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?


Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?


Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?


Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!


Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan


Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.


Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!


Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!


Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın


Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?


Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.


Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!


Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;


Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar


Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...


En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!


Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;


Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin


Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,


Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,


Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;


Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!


Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...


Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"


Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,


Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!


Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;


Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.


Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...


Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.


Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!


Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!


'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.


Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.




MEHMET AKİF ERSOY

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...