mazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2011 Cuma

...Daim Cehd...

((16 yaşındayım... 9. sınıftayım...Bir edebiyat dersi...Kompozisyon sınavı...Beni 'nur yüzlü kızım' diye seven, hala çok büyük sevgi ve saygıyla andığım Dr. Ahmet Kıymaz hocamın sınavı...5 kelime vermiş, birini seçecek ve 1 saatlik sürede dökeceğiz eteğimizdeki taşları...Beyaz, Adalet, Bayrak, Kitap, Öfke... Hiç düşünmeden 'beyaz'ı seçtiğimi anımsıyorum...Sanki, bekliyordu kalemim beyazlaşmayı...Akıverdi içim kağıda...Sonra çok beğendi hocam, dergisinde yayınlamak istedi, biraz uzat, ekle dedi...Bir şeyler daha yazdım ama vermek nasip olmadı..Şimdi yarısı karalanmış, üstü çizilmiş, müsveddesini buldum yazının... Tarih 8.6.2006... Dalgalanıp dalgalanıp da durulamadığım yılların başlangıcı..ve bu yazı, kimbilir içimdeki hangi kelime ve hissiyatların uyanışı....))





''HER ŞEY 'TUĞÇE' İÇİN''



Garip bir huzur... Hiç sebepsiz yüzde gülümsemenin belirişi, doya doya berrak, buz gibi suyu her yanına akıta akıta içmek gibi bir şey , beyazlığı yakalamak!


Hayatımız ne kadar beyazlarla çevrilmiş aslında. Önümde duran beyaz kağıt, mavinin üzerine serpilmiş beyaz bulutlar, yataklardaki beyaz çarşaflar, tıbbi, acı ilaçlar ve her seferinde, yanımdan geçerken heyecanlandığım, beyaz pantalonu ve beyaz gömleğiyle Ahmet Hoca!


Dört bir yanım beyazlarla donatılmışken içimi beyazlatmaya çalışıyorum. Kalbimi, ruhumu, kimliğimi... Gerçek Tuğçe'yi siyahlardan kurtarmak için her gece ağlıyorum. Balkonda, gecenin karanlığında kaybolurken, bir caminin minaresindeki beyaz kandillerle titriyorum. Dua ederken, yalvarırken, beni benden iyi bilene yaklaşmaya çalışırken bembeyaz bir başörtü örtüyorum; ta kollarıma kadar inen... Belki de annem örttüğü için seviyorum o eski, beyaz başörtüyü...


Kabuslardan uyanışı özlediğim için özlüyorum beyazı. Kulaklarımı dolduran, gözümden yaşı akıtan şarkıdaki yalvarışı özlediğim için özlüyorum. Her gece O'nun bir dalına tutunmaya çalıştığım için... Yanıyorum... İçimdeki siyahi külleri dahi söndüren beyaza yürüyorum. İlk adımdan itibaren beyazlanıyorum. Son adımda tepeden tırnağa umudu, aşkı, mutluluğu, saflığı giyiyorum... Sonra uçuveriyor beni yıkayan, bir beyaz güvercin gibi... Kanatlarını açıyor...Kimbilir, bir başkasını beyazlatmaya çiziyor rotasını... Ve kalakalıyorum ortada kimsesiz, O'nsuz, beyazsız....


Bir şehrin diz boyu kara bürünmüş halini, bir ölünün kefenini, bir kimsesizin gözlerindeki beyazlığı, kapı aralığından sızan ışığı arıyorum...


Evet, bembeyaz köpükleriyle, korkunç dalga sesleriyle, bütün insanlara kucağını açan bir denizde yüzüyorum... ' Su ve Beyaz' diyorum... 'Beni kurtaracaklar.'. Her kulaçta biraz daha beyazlanıyor içim, biraz daha tuzlu su yutuyorum. Vazgeçişleri, geri dönüşleri, duraklayışları, başa sarışları affetmiyor deniz. İçine çekiyor seni duraksadın mı...Beyazlığına değil, girdabıyla derinine, dibine, karanlığına....


Tüm bunların yanında seviyorum beyazı da, siyahı da! Siyahından vazgeçemiyorum hayatın. Önce üzülüyorum, sonra 'her şey merkezinde!' diyorum. Ablamın beyaz gelinliğini, yeğenimin bembeyaz ellerini, annemin beyaz başörtüsünü seviyorum... Aynada gördüğüm ürkekliğin yanında, gözümde parlayan beyazı.. seviyorum...Ama sadece 'sevdiğim' zaman birilerini ya da bir şeyleri...

2 Şubat 2011 Çarşamba

...hiç aklımda yokken...


ne doluyum, ey blog! hiç bir şey diyecek durumda değilim, bir yandan da....belki de dolu olmadığımdan boşum..ayyhh, her neyse....biraz geçmişe gidesim var sadece... çok şey yaşayıp, donup kalmamdan ya, ya da ...ya da sı da yok...



'' Don't worry! be happy and share the smiles with a friend! Make their day just a little bit happier!


Love Rukiye''

rukiye,

adı bende saklı,

yeri kalbimde,

yıllardır bilmesem de,

nerde,kimle, ne halde

seviyorum hala, derinde...


özledim, anlatışlarını

deli aşklarını, yanlışlarını

masum,muzur bakışlarını,

benle namaz kılışını,

kılmak istemediğinde bile

mescitte kimse beklemezken

beni bekleyişini


en çok da neyini,

gözlerimi bilişini,

anlatmadıklarımı

sakladıklarımı

derinimdekileri

bilişini

ve daha sıkı sarılışını...

özledim seni

acaba,

sen

beni?..

24 Ocak 2011 Pazartesi

dünümün ve bugünümün hazinesi...



ta geceden kalma cümlelerim var, kelimelerim, kalp sızılarım...her zaman olduğu gibi, bir tatil başlangıcında, odam nefes alsın diye, yatak altından, dolap içlerinden, çekmece diplerinden, kitap aralarından seçmeler yapıyorum...bana ait olanları, bundan sonra hep yanımda olmasını istediklerimi, bir süre bana yardımcı olduktan sonra artık malesef çöpü boylayacakları ya da iyi ihtimalle geri dönüşüme gidenleri ayırıyorum..tabiki bu arada takılıp kaldım geçmişime, iyice bir gezdim kalbimin eski sokaklarında...ilkokul 3. sınıftan, lise sonuncu sınıfa kadar sakladığım karnelerimi buldum mesela, neler canlandı yüreğimde, aklımda...lise boyunca aldığım iftihar belgeleri...neslihan ablamın eve her gelişinde bana yazdığı küçük notlar...burnumda tüten lise arkadaşlarımın hediyeleri, bana yazdıkları minik teselli ve sevgi sözcükleri...dersane arkadaşlarımın hazırladığı doğum günü slayt gösterisi, her birinin kalplerindeki yerimi anlatan kutlamaları....güzeldi çok...okumak, her birinin yüzünü tekrar tekrar anımsamak...




bilmezdim geçmişin, kalpteki sızısının bu denli ağır olduğunu...hem özleminin hem geçip gitmiş sıkıntısının, geçmiş ama hiç gidememiş olduğunu...ve hiç özlemeyeceğimi sandıklarımı bile içime sokasımın geleceğini...yanımda olsaydı şimdi her biri, eskisi gibi..ama yoklarsa vardı hayır belli ki, 'eskisi gibi' olmayacaktı demek ki...bazı şeylerin eskimesi, eski olması da çok güzel, yani....




bugünüm ise, bambaşkaydı işte...yoruldum bedenen ve ruhen...ne zor bilir misiniz, yanınızdakinin acı çektiğini bilmek? öyle gülmeye, seni misafir gibi ağırlamaya çalışırken, gözlerini kaçırdığını farketmek...iki kelime söylediğinde merhem olacağını bilmek, ama sadece sarılmak...ve tekrar tekrar sarılmak istemek...hiç bir şey yapamayacağın için sarılmak, sımsıkı...hem de o ağlamamak için, kendini hafifçe çekerken geriye...sonra ağlayan bir bebekle ve onunla, buz soğuğunda, küçük balkonda, sessizce şehrin ışıklarını seyretmek...bilir misiniz ne demektir, bir evden çıkmak, çıktığında evin gözyaşıyla ıslanacağını bilerek...pencereden sana bakarken bir çift göz sessizce, siz korkuyla ve yuvana gitme telaşıyla beklerken dolmuşu,'gitme' deyişini hissetmek...nasıl ister insan tekrar koşa koşa yanına gitmeyi... en güzeli nedir bilir misiniz, Allah'ın hiçbir zaman kimseyi mahzun bırakmayışı...o iki ağlamaklı göz, bir heyecenlı ses oluverir de arar seni dolmuşta, güzel bir haber verir sana, mutludur işte artık..hem de minicik bir şeyden...artık sana yağmurda yürümek düşer...




yürürsün kimseyi umursamadan...ıslanmaya çalışarak, önüne bakmadan, hatta gözünü kapatarak...bir kaç kelime mırıldanarak...yürümek güzel yağmurda, insanların yağmurdan kaçışını, kaçarken neyi kaçırdıklarını izlemek...ve yoldaki terkedilmiş, çıplak ağaçların, her bir kuru dalının rahmet damlalarıyla, kocaman bir gülümsemeye dönüştüğünü görmek, kocaman bir gülümseme olarak girmek eve....

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...