öldürdüm bu sabah, sabahın neşesini...kendi ellerimle boğdum, güneş doğmadan evvel sokakta telaşla yürüyen insanlardan biri, herhangi biri olmanın ayrıcalığını...kulak vermedim, ağaçta ötüşen kuşlara... bir kaç ağacın Aralık sonu olmasına rağmen bu ılık havayı tebessümle içmesine, saygıdan eğilemedim... boş, sessiz ve her zamankinden güzel, saf haliyle beni içine alıveren kampüste, bir kaç adım fazla adım atarak kendime gelebilirdim belki...varsayımlarımla, endişelerimle, eksiklerimle yoğurdum tüm güzellikleri....yaş tahta kokusunu içime çeke çeke, salkım söğütlerin altında duran, sevgililerin isimlerini kazıdıkları, öğrencilerin hocalarına sövdüklerinin yer ettiği banklara otursaydım az biraz, belki tebessüm ederdim... ya da yanımdan geçene 'Allah'ın selamının üzerine olmasını dileyebilirdim...Ama yapamadım... Çünkü ben bana gönderilen selamı işitememiştim... sonra geçti bu halim.. endişelerimin yersizliği ortaya çıknca, yanlış hipotezler üzerine kurulu bir duygu dünyasına sahip olduğum yüzüme çarpılınca, düzeldim... gülümsedim, güldüm... hem de unuttum kim rahatlattı içimi, üfleyiverdi vesveselerime....
medcezir... med-cezir...git-gel...hayatın olageleni bu..yani bana has değil böylesi dalgalanmalar... der geçerdim belki...diyemem, çünkü bu kadar alışılası bir durum değil bu...hele hele kabullenilesi, hiç değil... bir de etiketlemek kendini, medcezir diye..tam da 'bana kimse ikiyüzlü, dengesiz demesin..ne istediğini bilmiyor, şımarık demesin...' demek bu..dayanak bulmak..zeki çocuk misali, aptalca planlar yapmak...cumadan ağı serip de pazar toplayıp, cumartesi balık avlamadık diyenler gibi, kendini kandırmak belki de... kendimi kandırmalarım, içimde yaptıklarıma bulduğum kılıflar böylesi komik ve zavallıca....nasıl derim cumartesiden sonra...diyemem, böylesi iniş çıkışlar normal diye... bugündeki küçük hissiyat, günlerdir içimden geçenleri yazıya döktürdü sadece...genel bir problem bu benim için...bugüne has değil kendime acımasız davranışımın nedeni..çıkıverdi işte öyle....
28 Aralık 2010 Salı
26 Aralık 2010 Pazar
Bir Kreş Programından Payeler...
Güzel bir gündü, bugün...Yoğun temizlik telaşıyla başlayan, şiirle, gözyaşıyla ıslanan, yorgunlukla yoğrulan ve yapılacakların ağırlığıyla ezilen ama çocuk sesiyle, imanlı yüreklerin eksik-yanlış ama samimi davranışlarıyla dirilen bir gündü..Kafamdaki plan tamamen farklıydı bugün için... Temizlik tamam da , hani bu kadar detayını beklemiyordum... Ya da yeğenciklerim ırmak ve yiğit'in gösterisinin bu kadar uzun süreceğini ya da saatin 8 olmasına rağmen ders çalışmaya hala başlayamamış olmayı hiç ama hiç beklemiyordum..Bugünüme es verdiğim tek yer 'Irmak'ın gösterisine, onu mutlu etmek, rolünün küçük de olsa önemli olduğunu, hatta rolünün değil sadece 'o'nun önemli olduğunu hissettirmek için gitmekti...
Ama beklemediğim şeylerden bir tanesi daha işledi...Biri çıktı, bana haykırdı 'Sen!' dedi... 'Sen, İstiklal Marşı'nın şairi, dürüstlüğün, doğruluğun, müslümanlığın, insanlığın, milliyetçiliğin timsali, mürteci(!) ve hatta kör, sağır(!) Akif'in torunusun..Sen, önemlisin..! Sen, müslüman olduğun için, insan olduğun için değerlisin...Mehteranla atıyor kalbin, Genç Osman'ı damarlarınla söylersin..Sen, Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın...Sen, toprağından şüheda fışkıran toğrağın evladısın..Sen, Peygambere aşıkların torunu, yurdu uğruna şehid olanların umudu, susuz dudaklara bir damla susun! dedi.... Ben Mehmet Akif Ersoy'u sever bilirdim kendimi.... Tanıyorum sanırdım..Seven, sözlerini nakşedermiş kalbine ama en önce Kur'an-ı Kerim'i hecelemekten,sadece mezara üflemektan haya eder de, ne diyor bana Rabbim, dermiş....
Sadece bir küçük çocuğun tebessüm umuduydu gitme sebebim, bildirildim, mütebessim edecek olan ben değilim...Bildirildim ki, gidişim kalbime şifa diyeymiş, Bulut'un temennisi gerçekleşmiş, bir adım yaklaşmak varmış nasipte Hakk'a...İnşallah.. Ne güzeldi, elhamdülilllah...Çok okumam lazım çok..Ama kitap okumakla olunmuyor da adam, canlı et lazım, kan lazım bu yola...
Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak...
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.
MEHMET AKİF ERSOY
22 Aralık 2010 Çarşamba
Geçebilmeye Dair Geçilmesi Gerekenlerden...

Bilmezdim, kalbim ardı ardına pek çok hayal kırıklığını kaldırır olmuş... Alışmış mı ne, böyle bitmeyen bitmesi gerekenlerden, olmayıp olması gerekenlerden... Bilmezdim, kalp ağrısı gerçekten varmış... Stresten mide bulanır, iştah kesilirmiş... Bilmezdim, insanlar her zaman çok mutlu olduklarından değil, mutlu olmak için bir yol bulduklarından gülerlermiş... Her şey güllük gülistanlık değilmiş...Bitecek diye hayal ettiklerin bitmezmiş...Senin mikro planın, makro plana uygunsa, makro planın ve mikro planın sahibi izin verirse işlermiş...Psikolojin, fizyolojini etkilermiş..Üzüldüğünde, yara bere dolarmış insanın her yerine..Bilmezdim ben gerçekten.. İnsanların anlata anlata bitiremediği sıkıntıları bana da uğrayacakmış meğer..Gerçekten bilmiyormuşum..Bilmezdim ki, yazmakla olmuyor her şey....Altından kalkılmazmış bazen yazdıklarının, yazdığı hayatına denk düşene kadar inim inim inlermiş insan...
Her inişin, bir yokuşu varmış, vesselam! Ya bitmiyorsa yokuşlar, derdim.. Hala bilmiyorum, bitip bitmediğini... Ama fısıldıyor bir ses kalbime, biter mutlak yokuşlar bir yerde.. Diğeri başlar öbürünün bittiği yerde.. Sen bak bakalım, diyor...Gerçekten yokuşları aşa aşa mı bitiremedin, yoksa 'o' yokuşu mu bitiremedin... Parklardaki kaydıraklara tersten tırmanmaya çalışıp da geri aşağıya vıııııjjjjjtttt diye kayıveren çocuklar gibisin.. Bir de daha söyleniyor içim durmadan ne zaman 'oh bee! bitti!' diyeeceğim diye.... Yokuşları, yokuş bellemedim ki... Yokuşun adına bakmadım ki..Düşünmedim bile bu yokuş neden bana...Yokuş bana anlatıyordu kendini de ben kulağımı tıkayıp yokuşun sonunda göremediğim mutluluk ve feraha diktim gözlerimi..Yüreğimi, beynimi hiç mi hiç hazırlamamıştım yokuşlara, zorluklara... Afallayıverdim...Karşıma çıkan zorluklara hep 'geçiiip gidecek' gözüyle baktım.. O yüzden geçip gitmedi işte...Bakıyorumda şöyle bir, şimdi tırnaklarımla çıktığım yokuşu, yıllar yıllar önce güle oynaya geçebilirmişim... Bilmezdim, diyemem artık... Bal gibi biliyordum ki, ŞU anda karşındaysa bu yokuş ŞU anda geçilmeli.. Geçemedin mi, kestirme yol aradın, düz yol aradın, olmadı gemiler yaktın, adaklar adadın.. Geçemedin mi.. Sonra bakma bana öyle diyor şimdi bana ruhum, geçecektin geçmedin...ŞİMDİ geç bakalım, nasıl geçeceksin! İKi haftadır, zorluk diyorum, zahmet diyorum..Ardından rahmet diyorum, güzellik diyorum.. Bakmayın görür gibi olduklarıma..Evet, zahmet rahmete perde, zorluk güzelliğe kapı.. Eminim.. Ama ben yokuşun başındayım hala...Duam, bir dahaki yazıda başka yokuşla burda olmaya..Rahmet ve Güzellik umuduyla...Yine de zorlanarak, istemeyerek, geçiyorum yokuşumun başına...
Bir nokta olasım var şimdi, hattatın kağıdında....Sonra bir elif olasım var, o noktadan doğan...Hattatın baka baka içinin açıldığı bir hat yazısı olasım var, hattatı yaşama bağlayacak...Bir güzel he, ye ve çe lazım bana, onlar olamam ya...Döneyim onlarla, hattatın aradığı huzura varasıya dek, gerçekten bir 'elif' çizebilen bir hattat olana dek....( olası olduklarım da kaçma isteği yokuştan! kaçamam artık.. tutmayın beni.. Bekle beni zorlu yokuşum, aşmam gereken tümseklerim, atlamam gereken çukurlarım, yıkmam gereken engellerim..Geliyorum inşallah, Haydi bismillah!
15 Aralık 2010 Çarşamba
topluma karışan, nefsiyle yarışan, sıradan bir vatandaş olarak :)

hayat...yaşandıkça anlamlı...kolay yaşandıkça değil, çetin yaşandıkça..öyle her sevdiğin yanında, her istediğin avucunda, aklından geçen burnunun dibinde filan..yok zaten böyle bir şey de.. yine öylesi yaşamak değil..aykırı yani bu dünya formatına....en azından elde etmeden bir şeyleri, tam zıddını canın çekile çekile yaşamalı..yoksa şükreder misin elde ettiğinde...yorulmak güzeldir o yüzden...12 saatini dışarıda, soğukta, hem de aç geçirdikten sonra eve vardığında şöyle bir ayağını uzatıp dinlenmeyeceğini bilmek güzel yani bazen....alışmak böylesine...önce tabağı önünde hem de içi sana göre donatılmış beklerken, şimdi yemeği hazırlamak için eve erken gelmeye çalışmak..araban olursa, otobüse binmeyi, birine yol sormayı, bulamamanın sıkıntısını, acısını, rezilliğini yaşamadan, ne anlamı olur ki o arabanın..ya suyun...boğazından alev yükselmedikçe, dudakların kanayana dek çatlamayınca, ne bilir ten suyun güzelliğini....ya da dudağındaki çatlağın güzelliğini....olamaz mı yani...yorgunluk, acı, gözyaşı, sıkıntı, çaresizlik güzel olamaz mı...bal gibi olur işte...aç olmak tok olmaktan nasıl daha güzelse, bazen uykusuz olmak çok iyi dinlenmiş olmaktan yeğdir....ne hissediyorum diye bakıyorum kaç gündür..hiç alışık olmadığım koşturmacalar, gidip gelmeler, üstelik her seferinde eli boş dönmeler...yollarda zor tutuyorum kendimi ağlamamak için....olsun, hamdolsun, nasıl olacaksa öyle olsun diyorum..sonra, evdekilere yorgun görünmeyim, üzülmesinler diyorum..ama hala alışamadı bünyem naz yapmamaya..nasılsın, dediler mi, tüm şikayetler hücum ediyor dilime..yutuyorum bir bir..ama sesimin titremesi hala geçmedi....keşfedemediğim çok güzellikler var demek ki ....yoksa severdim, titremezdi sesim..gülümserdim yalnızca..
bazen..ay, diyorum..ey ay....sen de olmasan..ya bana istanbulu taşıyan haşmetli bulutlar...ya bu soğukta burnumu ve ellerimi asla ısıtamayan ama içimi sımsıcakk yapan güneş..ey yağmur ve kar..siz de olmasanız..eyy, diyorum..ayh, diyorum..hayy, diyorum...ALLAH,diyorum..sen varsın da ya ben sende olmazsam...eyvah diyorum...vah diyorum, yanıyorum.....
koşuyorum tekrar,omuzumda yapamadıklarımın yükü, yaptıklarımın yarım yamalaklığıyla..koşuyorum..medet,himmet!
10 Aralık 2010 Cuma
'En Güvenilir' den Başka Dağın mı Var?Kara Mahkum...

hani dinlemekten zevk aldığın insanlar vardır...gözlerine baktıkça köprü kurulur, kalbinden kalbine..iple çekersin gelişini..hocansa, derslerini..özenirsin sonra, evliliğine, bakış açısına, düşüncesinin inceliğine..sevinirsin onun adına ne doğru bir yol tutmuş diye...layık olmak istersin, sevilmek istersin onun gibi biri tarafından..hem beni farketsin dersin, hem kaçarsın köşe bucak..eksik hissedersin kendini... seversin böylesi insanı..öyle olmak istersin...neyi seviyorsa sevmeye çalışırsın...
sonra...sonra, onun bir 'insan' oluşunu unuttuğunu, artık sözleri beyninde yankılanırken, yüreğini kanatırken anlarsın..kalakalırsın artık o seni aşağılarken... yapmadın diye suçlar ve sana ceza verirken, ''hayır yaptım'' bile diyemezsin...küçük adımlarının yere sürtünüşü tırmalar beynini...her zaman hayran kalarak baktığın gözleri, derinliğini yitirmiş; sadece kocaman bir 'ben'i temsil eder olmuştur....donakalırsın, etkileyici sesi bir çığlık olur...koca bir boşluk olursun artık..duygusuzluk sarar dört bir yanını...sevmeye devam etmekten de kendini alamazsın..inanmak istemezsin..yine de öyledir işte.....takıldığı nokta kendi gibi etraındakilerin de girdabı olmuştur....girdiği güzel yolda yürürken, içselleştiremediği haller yapışır kalır üstüne, sonra o 'yol' da kirlenir böylece....
anladım ki bağlanmamalı hata yapma yüzdesi yüksek olana, eksik olana, hiç bir şeyi tam yapamayana, sevse bile sevdiklerini bile layığıyla yapamayana, yani insana..sevmemeli öyle çok fani olanı..
anladım ki..sessizlik çoğu zaman bir uçurum...duygusuzluk, en iyi ifade...hayranlık, anlık sadece..başlangıçların sonu mutlaka olacak...
anladım ki karışığım yine...yarın cumartesi...çözüleyim inşallah yine...
8 Aralık 2010 Çarşamba
karnım aç! ruhum pek! :)

...aç gezmek insana güzellik katıyor..biliniyordu ama henüz tecrübe edildi..bakışı değişiyor insanın..yürüyüşü, gülümseyişi...şımaramıyorsun bir kere.....aşırılığa kaçamıyorsun...dengede tutuyor sanki....çok konuşup, gülemiyorsun....yeryüzünde böbürlenerek yürümüyorsun...kabulleniyorsun kabullenemeyeceklerini....eyvallah diyorsun gelene, gidene...sevdim bu hali :) önceliğin yemek olmuyor bir süre sonra..hayatının düzeni yemek saatleri olmaktan çıkıyor..ha.. yine saati oluyor yemeğin de ; yemekte ne olduğu önemli olmuyor mesela..ya da yemeğin olmaması...umutla gittiğin bir yerde ummadığın duruma çabuk alışıyorsun..aklındaki plan işlemedi diye sinir krizleri geçirmiyorsun..sanki yemedikçe acziyet , mülayimlik, kulluk iksiri içiriliyor...elinde olmayanları düşünmüyorsun...eksik aramıyorsun....elindekiler çok bile geliyor sana....ekstra bir şeye ihtiyaç duymuyorsun..
şöyle bi okudum da hepsini yaşamışım gibi olmuş :) nerde... arefe ve aleme bilmek demekmiş arapçada...aleme, daha çok yazı yazmayı bilmek, kalem tutmayı bilmek, yemek yemeyi bilmek vb. faaliyetler için kullanılıyormuş.... arefe'deki anlam farklıymış...bildiklerinle bulunduğun bir makam varmış, bir de makamından seyredebildiğin alem..çok etkilemişti beni bu anlam... ordan geldi bu yazı..sadece açlığı yaşadım, açlığın getirilerini seyre daldım.. Allah yaşatsın inşallah...yaşasın az yemek yemek!!!! :):):)
5 Aralık 2010 Pazar
içime dönüş...

yoğun, bunalımlı, ikilemli, git gelli iki haftadan, koskoca saniye, dakika ve zamanlardan sonra nefes aldım..cumartesiydi...cumartesi...koştum,duruldum...oturdum,kilitlendim, düğümlendim...ağladım, terledim....hizaya geldim, ayaklarım uyuştu, sırtım ağrıdı, burnum aktı...eğdim başımı, kimsenin yüzüne bakamadım..içime doğdum, içimden çıktım, içimi gördüm...cumartesiydi....nefes aldım..ruhumu bildim, bedenimi..çamurdanlığımı, ulviliğimi.....negatif kütlemi, hacimsizliğimi, arif ve alimliğimi bildim.. bir de, hantallığımı, ağırlığımı, değersizliğimi, iki yüzlülüğümü, maskemi, personamı bildim.. yuttum, yutkundum..dehşete düştüm..koştum,duruldum..elhamdülillah...
içinden çıkamadığım bir haldi..anlamaya çalışmadım..neyi anladığımı, bildiğimi sorgulamadım..ruhuma fısıldanan, kalbimi ürküten yetti...'ol' dedi, o hal oluverdi...yaşayıverdim ben de..güzeldi inşallah...düştüğüm çukur büyüktü,pisti.. o yüzden cumartesi gelmişti...ben bilmiyordum,idrak edemiyordum, umursamıyordum..aynam oldu....cumartesi..
ve pazar..farklıydı..bir kitap, bir minik sohbet, soğuk hava, bir heyecanlı karşılaşma, cenneti hatırlama, bir küçük otobüs yolculuğu, hediye, felsefe...bir kaç saatim..dolu doluydu...sevdim bu mekanı.. illa bir cafe'ye ihtiyaç varsa..kızılay'da kurtuba...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)